27 Şubat 2017 Pazartesi

"PARFUME: THE STORY OF A MURDERER, KOKU: BİR KATİLİN HİKAYESİ"

-15.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Tom Tykwer
-Ben Whishaw, Alan Rickman ve Rachel Hurd-Wood başrolde.
-Imdb:7.5
-2006, Almanya yapımı.
-Tür: Gerilim, Psikolojik

     Kendimi baz alarak düşündüğümde bu sefer ilginç bir durumla karşı karşıyaydım diyebilirim. Konusuna bakmadan izleme ilkemi bozup, konuya tam anlamıyla hakim olarak izledim bu sefer filmi. Bun nedeni filmi daha öncesinde izleyen arkadaşlarımın konuşmalarına az da olsa kulak misafiri olmam olabilir. Yahut çok bilinen bir eserin filmleştirilmesi de olabilir. Buna rağmen kitabını (henüz) okuyamadığımı üzülerek belirtmek istiyorum.

  Filmin içeriğinden bahsetmeme gerek olmadığı düşüncesindeyim çünkü zaten film en son sahneyle başladığı için sonunu bilerek filmi seyretmeye başlıyorsunuz. Bir nevi de olsa. Ancak yine de kısaca bahsedecek olursam bin sekiz yüzlü yılların Fransa'sında, Paris sokaklarında işlenen bir kadın cinayeti ile başlayan diğer kadın cinayetlerini konu ediniyor. Ve tüm bu cinayetlerin ortak bir amacı var. Katilin kurbanlarının kokusunu saklama isteği. 

     Açıkçası filme bir ön yargı ile başlamıştım. Aynı düzlemde ilerleyen basit bir yapım olacağı düşüncesindeydim. Yanılmış olmam bu sefer sevindirdi.Çünkü film öyle bir sona bağladı ki, inanılmaz zekiceydi.

     Filmin bir dönem filmi olması yine yapıma olumlu bir yön vermişti. Çünkü Fransa'nın o zor zamanlarını, sefaletini, açlığını bize çok iyi yansıttılar. Fransa halkı o dönem kusursuzca işlenmiş gibi bir fakirliğin içerisinde, buna tuz biber olurcasına pis bir kokunun eşliği ile yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu durum sanırım sonrasında verilen mücadelenin cevabını bizlere iyi bir şekilde veriyor.

     Başrol oyuncumuz Ben Whishaw gerçekten çok başarılıydı. İzlerken kendisinden ciddi anlamda etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Rolünün en has noktası olan psikolojik durumunu o denli iyi ifade etti ki gerçekten bir katili anlamaya çalışmak için çaba gösterdim. Zaten filmin geneline baktığımızda oldukça yoğun psikolojik sanrılarla örülü bir yapım olduğu su götürmez bir gerçek. Ben genel de gerilim türünde ki filmlerin psikolojik vakalar ile desteklenmesini fazlasıyla severim. Şu kesmeli, biçmeli, amaçsızca vahşet içeren (sanki görmeye ihtiyacımız varmış gibi ) filmler bana yönelik değil anlayacağınız. Yani demem o ki tam anlamıyla izlerken düşündüren bir gerilim yapımıydı film.

"Gelelim hissiyatlarımıza. Sanırım ilk defa Freud'a katılıyorum. İçimizde bir saldırganlıkla hayata açıyoruz gözlerimizi. Ancak bunu bastırıp devam etmek ya da dizginlemeyerek ilerlemek.. Böyle bir seçimin arasında ilerliyor yaşantımız. Azra Kohen bir söyleşisinde tüm insanlığı kendi türevleri olarak gördüğünü ve bu düşünceyle yaklaşarak herkesi anlamaya çalıştığını söylemişti. Yani aslında hayat bir paralel evren de herkes herkesin bir diğer olasılığı olarak yaşamını sürdürüyor. Ben olsaydım? sorusunun cevabı gibi bir şey aslına bakarsanız. Bu filmi izledikten sonra ne demek istediğini daha iyi anlamış oldum sevgili Akilah'ın. Çünkü film boyunca ben de aynı düşüncelerle aklımı kurdum durdum. İşte bu yüzden bu sefer zamanın sembolü olan herhangi bir şeye açmak istiyorum kapıları. Misal SAATlere. Zamanı durdurmak ya da geri alabilmek mümkün olsaydı diye düşünüyoruz ya hani bazen. İşte tam öyle bir an da etrafınıza bakın derim. Tüm herkesin seçimleri aslında bizim seçimimiz olduğunu bir de çıplak gözlerle görelim diye.8/10."

24 Şubat 2017 Cuma

"AH GA SSI, THE HANDMAIDEN, HİZMETÇİ"

-10.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Park Chan Wook
-Jo Jin Woong, Ha Jung Woo ve Kim Min Hee başrolde.
-Imdb: 8.1
-2016, Güney Kore yapımı.
-Tür: Dram, Erotik

     Park Chan Wook. Akıl uçuran yapımların yaratıcısı. Çok büyük, sonsuz bir saygım var kendisine. Alışagelmiş, sırf maddi çıkar sağlamak için yapılan filmlerin aksine her daim akıl oyunlarıyla dolu son derece ağır ama bir o kadar da mükemmel filmlerle karşımıza çıkan bir yönetmen. Yargılayan bir kesimin bile eninde sonunda kendisine saygı duymaları gerektiğini anlamalarını sağlayan sıra dışı birisi. Ancak size yalan söylemeyeceğim. Uzun zamandır listelerin en üst sırasında görüp de fazlasıyla popüler olup iyi yorumlar yapılan bu filmi fark ettiğimde, yapımcısının Chan Wook olduğunu bilmeden tamamı ile istem dışı tıkladığım bir andı. Mouse azizliği diyelim biz buna. Ama nasıl bir rastlantı. Yönetmenin ismini okuduğumda inanamadığımı ve hemen izlemeye başladığımı hatırlıyorum. Ne oyuncularına ne de konusuna bakmadan tamamı ile şuursuz bir şekilde. 

     Filmimiz bir dönem filmi. 1930lu yıllarda Japonya sömürgesi altında ki Kore de geçiyor. Düzenbaz bir adam ile aynı onun kadar düzenbaz küçük bir hizmetçi kızın zengin ve soylu bir kadını kandırma oyunu ile başlıyor filmimiz. Hizmetçi kızımız evin hanımına yardımcı olarak getiriliyor ve düzenbaz adam kendini kadına ve eniştesine bir dük olarak tanıtıyor. Asıl amacı hizmetçi kızın yardımı ile kadınla evlenip servetine sahip olmak. Ancak film o denli şekil değiştiriyor ki filmde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını tüm çıplaklığı ile izlemeye başlıyoruz. Erotizmi çok farklı bir şekilde yorumlamış bu sefer Park Chan Wook. Fiziksel yoksunluğundan çok tamamı ile duygular ve bağlar üzerine kurulu bir sanat filmi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca hissiyatın iki yüzünü de göstermeleri bence filmin en iyi yanıydı. Hem son derece çirkin bir haz yanını hem de ihtiyacın saflığını görmüş olduk filmde. 

     Herkese hitap edebilen bir film değildi. Herkes kabul edecek diye bir kaide de yok. Ancak film yorumlarına baktığım esna da gerçek anlamda tahammül sınırını aşan yorumlarla karşılaştım. Her şeyden önce bu filme verilmiş olan bir emeğin olduğunu unutmamak gerekir. Filmde ki yer altı edebiyatı ve erotizm o denli yoğundu ki, bu elbette her kesim tarafından kabul göremeyecek. Ancak filmde verilmiş olan kavramlar ve mesajların tam anlamıyla anlaşılmaması üzerine, insanların hakim olamadıkları bir şey üzerinde bu denli söz hakkına sahip olmak istemelerini anlayamıyorum. Umarım bir gün bu bilinç hepimizde uyanacaktır.

     Bir olaya bir çok farklı bakış açısı ile yaklaşıldığı için aslında görünenin gerçeğin yalnızca az bir kısmını yansıttığını düşünmemiz gerektiğine ve ona göre hareket ederek daha ihtiyatlı yaklaşmamızın her yaşantımıza daha faydalı olacağını düşündüm film bittikten sonra. Bu  durum fazlasıyla zor olan hayatlarımızı bir tık daha kolaylaştırıp nefes almamızı sağlamış olurdu hiç şüphesiz ki.

     Old Boy'un yapımcısından söz ediyoruz aslında. Bu yönetmenin duyguları çok farklı tarzda insanlara aktarıp farkındalık kazandırma gibi bir özelliği olması inkar edilemez. Bu yüzden her ne olursa olsun bu yapımı özel kılan bir şeylerin olduğu düşüncesindeyim. 

     Tek bir olumsuz yaklaşımım olacak. Filmin bütününde ve büyük parçalarda ki yaşanmışlığı değil küçük ayrıntılarda vermiş oldukları mesajlar ve oyunculuklar çok daha iyiydi. Eyleme geçtiklerinde samimiyetlerini bir tık kaybettiklerini düşündüm. Ancak bu yine de anlatmaya çalıştıklarını en iyi şekilde bize aktardıklarını değiştirmez.

"Yine bir örnek üzerinden gideceğim hissiyatlarıma. Kendinizin bir boy aynasına baktığınızı düşünün. Tüm ayrıntılarınızla kendinizi incelediğinizi. Yüzünüzde ufak bir tebessüm ve bir rahatlamışlık ifadesi. Gözleriniz de hafif bir parlaklık var berraklık. Size bakanların görebileceği yalnızca bu kadar. Tabi sizi tam anlamıyla tanıyan ve içinizi görebilen birisi yoksa. 

Yani demem o ki karşımızda ki bizi biz nasıl istersek öyle görür. Gülümsediğimiz esnada aslında içimizin bir dolu minik parçaya ayrılıyormuş gibi kötü ve umutsuz hissettiğimizi bilemezler. Ya da o berrak ve parlak gözlerin akmaya çalışan göz yaşlarımızı engellediğimiz için o ışığı oluşturduğunu bilemezler. Bunu bir tek biz biliriz. Unutmamamız gereken; yalnızca bu denli hisseden kendimiz değiliz. 8.9/10."

21 Şubat 2017 Salı

"ATONEMENT, KEFARET"

-11.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen:Joe Wright
- Keira Knightley, James McAvoy ve Brenda Blethyn başrolde.
-Imdb: 7.8
-2007, İngiltere, Fransa ve ABD yapımı.
-Tür: Dram, Savaş

     Keira Knightley filmleri listemde uzun zamandır duran bir film olmasına rağmen oldukça geç izlediğimi düşündüğüm bir yapım oldu Kefaret ben de. Yine iç hesaplaşmalarla boğuşmuş bulundum izlediğim süre boyunca. Hatta belki de sonrasında da. Aslında önemli olan bunu sonraya da taşımak değil midir zaten?

     Eski zamanlara ait filmleri izlemeyi hep çok sevmişimdir. Bunun nedeni filmin içinde ki o tarihi esintilerin bana oldukça zevk vermesi olabilir. İşte filmimizde o zamanların, 1930lu yılların sonlarına doğru geçen bir hikayeyle başlıyor. Film ilk dakikadan itibaren gerek giriş müziği gerekse küçük kızın tavırlarıyla olsun sizi zaten direk etkisi altına alıyor. İyi bir etkiden söz etmiyorum hayır. Bir kaç ay geçmiş olmasına rağmen üzerinden, halen daha hissetmiş olduğum bir kızgınlık var film aklıma geldiğinde. Elimde değil, işte tam bu anlarda gerçekten de mükemmel olmak için yaratılan varlıklar olmamız lazımken nereye geldik diye düşünmeden edemiyorum.

     Filmimizin baş karakteri olan Briony'nin gördüğü bir şeyi tam anlamıyla yanlış yorumlamasına bağlı olarak gelişen olay zinciri konu edilmiş filmde. Gerek dönemin şartları gerek de Briony'nin yaşını göz önüne aldığımızda talihsizlik diye adlandırılan ve tamamı ile kadere yüklenmeye çalışılan bir yargının aslında açıkça kendi elimizde olduğunu keşfetme yolculuğuydu belki de. 13 yaşında ki bir kızın ablasının ve hizmetçilerinin oğulları Robbie'nin birbirlerine karşı hissettikleri aşkı tam anlamıyla anlayamaması olarak görebilirsiniz belki olayı, ancak bana göre öyle değildi. Kaç yaşında olursak olalım bazı durumların özden geldiğini düşünüyorum. Ve Briony'nin o yaşlarda içinde filizlenen bir kıskançlık duygusu oluşmuş oldu. Ama bilemezdi. Bu duygunun kendisinin ve etrafında ki herkesin hayatını çok kötü bir anlamda etkileyeceğini bilemezdi. Bir anlık düşüncesizliğin, sözüm ona doğru yaptığını düşmek isterken ki cehaletinin bedelini en ağır şekilde ödedi ve ödetmiş oldu. Ve sonrasında hissetmiş olduğu pişmanlık kayıplarının yanında hiçbir şeydi aslında.

     Filmde fazlasıyla karşı olduğum bir hal vardı, küçücük bir kızın tanıklığına güvenerek olayı inanılmaz boyutlara taşımaları evet. Ancak günlük hayatımızda bile sürekli bu gibi durumlarla iç içe yaşayınca olması gereken buymuş gibi bir algı yarattırıyorlar belki de bizde. Adalet mi? O kelimenin anlamının tam anlamıyla idrak edildiğini düşünemiyorum ne yazık ki.

     Film aslında size oldukça önemli bir öğüt veriyor. "Emin olmadığın bir durum karşısında asla bir şey söyleme. Her ne olursa olsun. Çünkü konuşmanın sonucunun nereye ulaşacağını ve hangi hayatları ne şekilde etkileyeceğini asla bilemezsin. " Her gün yaşadığımız şeyler, öyle değil mi?

     Bunun yanında dönemin getirilerinin çok iyi bir şekilde işlenmiş olduğu aşikar. Savaş sahnelerinden fazlasıyla etkilendiğimi söyleyebilirim. İnsanlığın kendi başına ne gibi durumları açıp baş etme çabasında ki o büyük azmini görüyoruz filmde. İçler acısı olması en büyük gerçeğiydi benim için.

"Nasıl anlatmam gerek diye düşünürken bir hikaye üzerinden açıklamaya çalışacağım. Hayatında hiç bir çiçeğe sahip olmamış bir çocuk düşünün. İlk çiçeğini eline aldığında tam anlamıyla nasıl bakması gerektiğini bilemez. Bir yol göstereni yoksa tabi ki. Eğer ki yanında öyle biri de yoksa yaşayarak öğrenmekten başka çaresi yoktur, bu çiçeğin hayatına mal olasa da. 

Çiçeklerin iki tane canı vardır. Birisi su, diğeri ise gün ışığı. Ancak o denli hassaslardır ki fazla su verirseniz çürürler. Ya da güneşin altında çok uzun süre bırakın hemen yaprakları yanmaya başlar, bozulur. Misal MENEKŞELER. Naziklerdir, oldukça naif. Herkesin elinde yaşayamazlar. Bu yüzden özen göstermek gerekir. Menekşenin dilinden almak gerekir. İlk çiçeğini eline almış bir çocuk nereden bilecektir ki? İlk menekşesi su yüzünden çürüdüğünde anlayacaktır, başka yolu yok. İşte tam o an da bir karar verir çocuk. Ya tekrar bir menekşe alır ya da bir daha asla menekşeye elini sürmez. Her şey aslında bu kadar açık, bu kadar basit. 7/10."