28 Mart 2017 Salı

Uzun bir zamandan sonra herkese merhaba. Bu sefer sizlerle bir turizmci olarak uzun süredir aklımda olup da ne dile ne de yazıya dökemediğim bir sorunu paylaşmak istiyorum. Umarım size hitap etmese de ne demek istediğimi biraz da olsa sizlere iletebilmişimdir:


CİTTASLOW SEFERİHİSAR(BİR TURİZM MERKEZİ: SIĞACIK)



İzmir’in bir ilçesi olan Seferihisar 2009 yılında yavaş şehir demiyle “cittaslow” ünvanını almıştır. Tam bir kıyı yerleşimi olduğundan dolayı bir çok tarihi miras ve tatil beldeleri ile dolu olan bu kasaba elbette ki bir turizm destinasyonuna dönüşecekti, öyle de oldu. Seferihisar’ın ünlü tatil beldeleri Sığacık, Akkum ve Akarca kendilerine yakın bir antik kent olan Teos sayesinde bakış açısını bir zamandan sonra tamamı ile turizme çevirdi. Yunan köylerini aratmayacak denize sıfır, etrafı mandalina ve zeytin bahçeleriyle çevrili bir yer düşünün. Bir de bunun yanında Teos gibi kültür ve tarih bakımından oldukça önemli bir yere sahip turizm merkezine en fazla 10 dakikalık mesafede. Hal böyle olunca artık tüm bunlardan yararlanmanın vaktidir deyip sıvadılar kollarını.
İlk zamanlarını hatırlıyoruz da Sığacık kalesine gezmek için gittiğimizde bir de deniz havası alalım deyip hemen önünde ki sahile inerdik. Ancak şimdi orası özelleştirildi ve bir Marina haline getirildi. Liman büyük büyük restoranlar, seyahat gemileri ve sanki deniz dibinde değilmiş gibi gereksiz yüzme havuzları ile dolu artık.
            Seferihisar yeni belediye seçimleri ile birlikte yönünü tamamen değiştirip turizm ve tarıma yöneldi bundan yaklaşık 10 sene kadar önce. İlk her şey gayet güzeldi. Elimizde bu denli verimli topraklar ve tarihi miraslar varken neden değerlendirmiyorduk? Herkes Efes’i biliyordu ancak onun kadar önemli olan Teos neden bilinmiyordu? Halkın büyük çoğunluğu geçimini mandalinadan sağlarken nasıl bunun reklamını yapmazdık? İşte tüm bu sorularla girmiş olduk dönülmeyecek bir yola.
                    

           

Sığacık kalesi ve Teos için güçlendirme çalışmalarına başlandı ve istenildiği gibi Teos’un görmesi gereken itibara kavuşuldu. Sığacık önceden bakir, doğal ve tarihi yönleriyle zengin bir cennetken bunun ilk tahribatlarına başlandı. Bilinen ünlü bir yönetmenin doğduğu ve büyüdüğü topraklarını tanıtması amacıyla birkaç film çekildi öncelikle Seferihisar’da. Tüm Türkiye’ye güzel bir reklam olduktan sonra ki o yaz başladı akın akın gelen ziyaretçiler. Hem Ege’nin o sıcak insanlarıyla bir arada oluyorlardı hem de kültür turizmi dediğimiz o açlıklarını deniz beldeleri ve Teos ile gideriyorlardı. Birkaç film çekiminin vermiş olduğu tanınmışlık ile Sığacık kalesi ve Seferihisar yavaş yavaş dizi ve film çekimleri için dolmaya başladı. Bu hareketliliği gören halksa kendileri de pastadan bir dilim alabilmek adına elinde bulundurmuş oldukları evlerini, dükkanlarını, bahçelerini vs. sinema ve turizm sektörüne açmış oldular.
            Artık o bildiğimiz Kaleiçi’nde ki Rum evlerinde yerli halk değil, şehrin yoğunluğundan kaçmış ve sakinlik isteyen birisi(ne kadar sakin olabilirse) ya da dizi film sektöründe çalışan birileri oturuyor. Önceden herkesin dilediğince oturduğu o Sığacık sahili gelişen durumları takip etmek ve kar gütme amacı ile bir limana çevrildi ve o bakirliğini kaybetmiş oldu. Bununla birlikte her yaz festivaller ve şenliklere ev sahipliği yapmaya başlayan Sığacık da bir çok pansiyon ve tatil köyleri açılmaya başlandı. Bu da yetmeyince toprak sahipleri yerlerini 5 yıldızlı oteller için ellerinden çıkarmış oldular.
Açgözlülüktür bu ya, yapılan tüm bu şeyler yetmemiş olacak ki yerli halkın Ege ve Seferihisar yöresini tanıttığı el işi ve ev yemeği adı altında kültür pazarı haline gelen Sığacık Geleneksel Pazar günlerine başlandı. Böylelikle Pazar günleri Sığacık Kaleiçi’nde yerli halkın yapmış olduğu ev yapımı yemeklerin, böreklerin, sarmaların hatta baklavaların olduğu, yöreye özgü zeytin yağları, sabunları, mandalina reçel ve kolonyaları ile kadınların el işi yün ve dantel örneklerini yaptıkları bir Pazar haline geldi.
                    
           


Evet, her şey ilk birkaç yılda güzel gitti. Kasaba tanıtıldı, halk kalkındı ve Seferihisar Sığacık tam bir turizm merkezi haline geldi. Ancak sonrasında gelecek olan sorunlar elbette ki daha başından belliydi. Teos Efes kadar tanıtılmış oldu ancak gelen turistlerin bilinçsizlikleri o tarihi yapıya büyük ölçüde zarar verdi. Ve tüm bunlar bir turizm merkezi için başlanılmadığı ve tam anlamıyla ekonomik gelir düşünüldüğü için bu tahribatları önleyecek bir yetkili orada yoktu ve bunun önüne geçilemedi.
Sığacık bir liman haline getirildiğinde bundan şüphesiz ki en çok etkilenen denizde yaşayan canlılar oldu. Ardından da elbette ki yerli halkta balıkçılıkla geçinen insanlar. Ancak o güzelim sahilden bahsetmesek olmaz, Marina haline getirip betonlaştırıldığından beri açıkçası pek kimsenin ilgisini çekmiyor.
            Ve de asıl tahribat hızla artan nüfus ile ortaya konulmuş oldu. Evet bir çok kişi tüm bu gelişmelerden oldukça kazançlı çıktı ancak bir zaman sonra bu aşırı yoğunluktan ve akın akın gelen turist kalabalığından yorulmaya başladılar. Bunun sonucunda da  kendi memleketlerinde kendilerini sonradan gelmiş gibi hissetmeye başladılar.
Öncelerinde sırf halkın kalkınması için başlayan Pazar pazarları sonradan ipi koparan değimi ile herkesin gelip kazanç sağlaması ile şekil değiştirmiş oldu. Kaleiçi’nde kalmış olan birkaç ev varsa da onlar da restoran ve pansiyona çevrildi. Diğer her şey gibi bu da amacından sapıp bambaşka bir şeye dönüştü. Doğal güzellikleri ve mandalina bahçeleri ile özel olan bu tatil beldesinin zamanla yapılan pansiyon ve otellerle beton yığınına dönüşümü başladı.
                       


            Çok değil, bundan tam sekiz yıl önce sadece Seferihisar halkının hüküm sürdüğü ve onun haricinde hafta sonları İzmir’den şehrin yoğunluğundan kaçıp nefes almak isteyen halka ya da Yunan adalarından gelen turistlere ev sahipliği yapan bu ilçe, artık tam anlamı ile bir cehenneme dönüşmek üzere. Taşıma kapasitesini çoktan aşmış olan bu belde artık kendi halkının göçü ile yüzleşme durumuna kadar geldi. Yaklaşık dört beş yıl önce tüm bu gelişmelerden oldukça hoşnut olan halk artık o denli bunalmış olmalı ki kendi memleketlerini terk edecek hale gelmiş bulunuyorlar. Keşke gelen teklife balıklama dalmayıp enine boyuna düşünmüş olsalardı da bu duruma gelip kendi evlerinden çıkmak zorunda kalmasalardı. Ancak elbette ki “Kaçtı Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye” diye boşa söylememişler.

20 Mart 2017 Pazartesi

"MR. NOBODY, BAY HİÇKİMSE"

-11.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Jaco Van Dormael
- Jared Leto, Sarah Polley ve Diane Kruger başrolde.
-Imdb: 7.9
-2009, Kanada yapımı.
-Tür: Bilimkurgu, Fantastik


     Arkadaş önerileri sonucu izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Bunu hiç düşünmeden söyleyebiliyorum. Karmaşık ve sizi sürekli sorgulamaya iten bir filmle karşı karşıyasınız şu an. Ancak yine de her izleyiciye hitap etmeyen bir yapım. Kaliteli ve başarılı bir yapım olduğu inkar edilemez bir gerçek. Filmi izlememin üzerinden uzunca bir süre geçti ancak halen daha etkisini bende koruması sanırım bunun somut bir örneği. Jared Leto'nun mükemmel oyunculuğu filmi bambaşka bir boyuta taşımış, bunu itiraf etmek gerek.

     Film cennette bebeklerin ailelerini seçme ve dünyaya gönderilme anları ile başlıyor. İlginç ve tuhaf bir anlatımı var baş karakterin. Sanırım bu yüzden bile filme bağlanabilirsiniz. Nemo ailesini seçiyor ve dünyaya gidiyor. Ancak tam o aşamada normalde cenneti ve o seçim anını unutması gerekirken hiçbir şeyi unutmayarak bu yolculuğa başlamış oluyor. Bu yüzden hayatı boyunca tüm bu olanları ve yaşadıklarını sorgulama gereksinimi duyduğu için diğer insanlar gibi normal hissedemiyor kendisini şüphesiz ki. Filmin asıl kilit noktası Nemo on yaşındayken ailesinin ayrılma kararı ile Nemo'nun kimde kalacağına karar vermesi ile başlıyor. Aslında her şey o ana bağlı. Ve film yalnızca o an üzerinden gidiyor. Ve biz Nemo'nun hangi seçimi yaparsa nasıl bir hayatı yaşayacağını, sayısız olasılığının olduğunu izlemeye başlamış oluyoruz. Biraz kabul edilmesi güç bir film. Çoğu kişiye de saçma gelecektir belki ancak ben filmi izledikten sonra uzun bir müddet soru işaretleri ve bir takım düşüncelerle boğuşmadım dersem yalan söylemiş olurum. Beni fazlasıyla etkilemiş oldu, evet.

     On yaşında ki bir çocuğa hiç yapmaması gereken bir seçimin yaptırılması adaletsizce ve acımasızca. Bu yüzden yine yapmış olduğumuz seçimlerin ne denli önemli olduğunu ve alınan bir karardan önce gerçekten enine boyuna düşünülmesi gerekildiğini vurgulayan bir yapımla karşı karşıyaydık. Bir kez o yola girdikten sonra dönüşü olsa bile o yolu yürüdüğümüz gerçeğini ne yazık ki değiştiremiyoruz. İşte bu yüzden her kararın hayati bir nitelik taşıdığını unutmamamız gerek.

     İtiraf etmeliyim ki filmin ilk sahnelerinde çok sıkılmıştım. İlk olasılığın üzerinde o denli derine inilmişti ki daha fazla devam edemeyip filmi kapatmayı bile düşündüm. Tabi sonrasında iyi ki kapatmamışım dedim, o ayrı. Ama şimdi düşünüyorum da bu denli üzerinde durulmasaydı aynı etkiyi bırakır mıydı emin değilim.

     Film bittikten sonra hayatımı tekrardan gözden geçirmeme neden olan duygularla boğuştum. Eğer ki bu şekilde olmasaydı şu an neler yaşardım diye düşünüp bir çok teori ürettiğim doğrudur. Ve bu bakış açısı bana çok fazla şey kattı. Şu an da baktığım her yeri farklı görme hali yaşamış oldum aslına bakarsanız. Bu yüzden filmi kendimde çok farklı bir yere oturttum. 

     Hayat aslında tam böyle bir yerde başlıyor. Ben de o düzlemde yürüyorum işte. Önemli olan o yolu bilinçli bir şekilde yürüyebilmek. Ben artık bazı şeylerin daha çok farkındayım.

"Hissiyatlarımı nasıl böyle bir yere bağladım şu an inanın ki bilmiyorum. Ancak Mr. Nobody'nin bende oluşturduğu duygular tüm anlamlarıyla bir GÖKKUŞAĞIna dönüşüyor. Belki sizlere bir renk kırılması olarak görülebilir ama bana sayısız olasılıkların gökyüzüne yansıyarak bize ulaşması gibi geliyor artık. Gördüğüm renklerden ibaret değil. Sadece Mavi ve Kırmızıdan ibarette değil. Bana göre tüm renklerin birbirleriyle bağlı olduğu bir geçitten başkası olamaz artık. Aslında hayatımızda ki renkleri hatırlatmak için karşımıza çıkan bir haberci gibi belkide. Farkına varmamız için. Bir çok ışığın, hayatın, yolun, yaşanmışlıkların ve yaşanacakların belirticisi gibi. Müjdeci gibi. Bunu farkına vararak yaşamak gerek, farkına vararak yaşayalım. 8/10."

27 Şubat 2017 Pazartesi

"PARFUME: THE STORY OF A MURDERER, KOKU: BİR KATİLİN HİKAYESİ"

-15.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Tom Tykwer
-Ben Whishaw, Alan Rickman ve Rachel Hurd-Wood başrolde.
-Imdb:7.5
-2006, Almanya yapımı.
-Tür: Gerilim, Psikolojik

     Kendimi baz alarak düşündüğümde bu sefer ilginç bir durumla karşı karşıyaydım diyebilirim. Konusuna bakmadan izleme ilkemi bozup, konuya tam anlamıyla hakim olarak izledim bu sefer filmi. Bun nedeni filmi daha öncesinde izleyen arkadaşlarımın konuşmalarına az da olsa kulak misafiri olmam olabilir. Yahut çok bilinen bir eserin filmleştirilmesi de olabilir. Buna rağmen kitabını (henüz) okuyamadığımı üzülerek belirtmek istiyorum.

  Filmin içeriğinden bahsetmeme gerek olmadığı düşüncesindeyim çünkü zaten film en son sahneyle başladığı için sonunu bilerek filmi seyretmeye başlıyorsunuz. Bir nevi de olsa. Ancak yine de kısaca bahsedecek olursam bin sekiz yüzlü yılların Fransa'sında, Paris sokaklarında işlenen bir kadın cinayeti ile başlayan diğer kadın cinayetlerini konu ediniyor. Ve tüm bu cinayetlerin ortak bir amacı var. Katilin kurbanlarının kokusunu saklama isteği. 

     Açıkçası filme bir ön yargı ile başlamıştım. Aynı düzlemde ilerleyen basit bir yapım olacağı düşüncesindeydim. Yanılmış olmam bu sefer sevindirdi.Çünkü film öyle bir sona bağladı ki, inanılmaz zekiceydi.

     Filmin bir dönem filmi olması yine yapıma olumlu bir yön vermişti. Çünkü Fransa'nın o zor zamanlarını, sefaletini, açlığını bize çok iyi yansıttılar. Fransa halkı o dönem kusursuzca işlenmiş gibi bir fakirliğin içerisinde, buna tuz biber olurcasına pis bir kokunun eşliği ile yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu durum sanırım sonrasında verilen mücadelenin cevabını bizlere iyi bir şekilde veriyor.

     Başrol oyuncumuz Ben Whishaw gerçekten çok başarılıydı. İzlerken kendisinden ciddi anlamda etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Rolünün en has noktası olan psikolojik durumunu o denli iyi ifade etti ki gerçekten bir katili anlamaya çalışmak için çaba gösterdim. Zaten filmin geneline baktığımızda oldukça yoğun psikolojik sanrılarla örülü bir yapım olduğu su götürmez bir gerçek. Ben genel de gerilim türünde ki filmlerin psikolojik vakalar ile desteklenmesini fazlasıyla severim. Şu kesmeli, biçmeli, amaçsızca vahşet içeren (sanki görmeye ihtiyacımız varmış gibi ) filmler bana yönelik değil anlayacağınız. Yani demem o ki tam anlamıyla izlerken düşündüren bir gerilim yapımıydı film.

"Gelelim hissiyatlarımıza. Sanırım ilk defa Freud'a katılıyorum. İçimizde bir saldırganlıkla hayata açıyoruz gözlerimizi. Ancak bunu bastırıp devam etmek ya da dizginlemeyerek ilerlemek.. Böyle bir seçimin arasında ilerliyor yaşantımız. Azra Kohen bir söyleşisinde tüm insanlığı kendi türevleri olarak gördüğünü ve bu düşünceyle yaklaşarak herkesi anlamaya çalıştığını söylemişti. Yani aslında hayat bir paralel evren de herkes herkesin bir diğer olasılığı olarak yaşamını sürdürüyor. Ben olsaydım? sorusunun cevabı gibi bir şey aslına bakarsanız. Bu filmi izledikten sonra ne demek istediğini daha iyi anlamış oldum sevgili Akilah'ın. Çünkü film boyunca ben de aynı düşüncelerle aklımı kurdum durdum. İşte bu yüzden bu sefer zamanın sembolü olan herhangi bir şeye açmak istiyorum kapıları. Misal SAATlere. Zamanı durdurmak ya da geri alabilmek mümkün olsaydı diye düşünüyoruz ya hani bazen. İşte tam öyle bir an da etrafınıza bakın derim. Tüm herkesin seçimleri aslında bizim seçimimiz olduğunu bir de çıplak gözlerle görelim diye.8/10."

24 Şubat 2017 Cuma

"AH GA SSI, THE HANDMAIDEN, HİZMETÇİ"

-10.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Park Chan Wook
-Jo Jin Woong, Ha Jung Woo ve Kim Min Hee başrolde.
-Imdb: 8.1
-2016, Güney Kore yapımı.
-Tür: Dram, Erotik

     Park Chan Wook. Akıl uçuran yapımların yaratıcısı. Çok büyük, sonsuz bir saygım var kendisine. Alışagelmiş, sırf maddi çıkar sağlamak için yapılan filmlerin aksine her daim akıl oyunlarıyla dolu son derece ağır ama bir o kadar da mükemmel filmlerle karşımıza çıkan bir yönetmen. Yargılayan bir kesimin bile eninde sonunda kendisine saygı duymaları gerektiğini anlamalarını sağlayan sıra dışı birisi. Ancak size yalan söylemeyeceğim. Uzun zamandır listelerin en üst sırasında görüp de fazlasıyla popüler olup iyi yorumlar yapılan bu filmi fark ettiğimde, yapımcısının Chan Wook olduğunu bilmeden tamamı ile istem dışı tıkladığım bir andı. Mouse azizliği diyelim biz buna. Ama nasıl bir rastlantı. Yönetmenin ismini okuduğumda inanamadığımı ve hemen izlemeye başladığımı hatırlıyorum. Ne oyuncularına ne de konusuna bakmadan tamamı ile şuursuz bir şekilde. 

     Filmimiz bir dönem filmi. 1930lu yıllarda Japonya sömürgesi altında ki Kore de geçiyor. Düzenbaz bir adam ile aynı onun kadar düzenbaz küçük bir hizmetçi kızın zengin ve soylu bir kadını kandırma oyunu ile başlıyor filmimiz. Hizmetçi kızımız evin hanımına yardımcı olarak getiriliyor ve düzenbaz adam kendini kadına ve eniştesine bir dük olarak tanıtıyor. Asıl amacı hizmetçi kızın yardımı ile kadınla evlenip servetine sahip olmak. Ancak film o denli şekil değiştiriyor ki filmde hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını tüm çıplaklığı ile izlemeye başlıyoruz. Erotizmi çok farklı bir şekilde yorumlamış bu sefer Park Chan Wook. Fiziksel yoksunluğundan çok tamamı ile duygular ve bağlar üzerine kurulu bir sanat filmi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca hissiyatın iki yüzünü de göstermeleri bence filmin en iyi yanıydı. Hem son derece çirkin bir haz yanını hem de ihtiyacın saflığını görmüş olduk filmde. 

     Herkese hitap edebilen bir film değildi. Herkes kabul edecek diye bir kaide de yok. Ancak film yorumlarına baktığım esna da gerçek anlamda tahammül sınırını aşan yorumlarla karşılaştım. Her şeyden önce bu filme verilmiş olan bir emeğin olduğunu unutmamak gerekir. Filmde ki yer altı edebiyatı ve erotizm o denli yoğundu ki, bu elbette her kesim tarafından kabul göremeyecek. Ancak filmde verilmiş olan kavramlar ve mesajların tam anlamıyla anlaşılmaması üzerine, insanların hakim olamadıkları bir şey üzerinde bu denli söz hakkına sahip olmak istemelerini anlayamıyorum. Umarım bir gün bu bilinç hepimizde uyanacaktır.

     Bir olaya bir çok farklı bakış açısı ile yaklaşıldığı için aslında görünenin gerçeğin yalnızca az bir kısmını yansıttığını düşünmemiz gerektiğine ve ona göre hareket ederek daha ihtiyatlı yaklaşmamızın her yaşantımıza daha faydalı olacağını düşündüm film bittikten sonra. Bu  durum fazlasıyla zor olan hayatlarımızı bir tık daha kolaylaştırıp nefes almamızı sağlamış olurdu hiç şüphesiz ki.

     Old Boy'un yapımcısından söz ediyoruz aslında. Bu yönetmenin duyguları çok farklı tarzda insanlara aktarıp farkındalık kazandırma gibi bir özelliği olması inkar edilemez. Bu yüzden her ne olursa olsun bu yapımı özel kılan bir şeylerin olduğu düşüncesindeyim. 

     Tek bir olumsuz yaklaşımım olacak. Filmin bütününde ve büyük parçalarda ki yaşanmışlığı değil küçük ayrıntılarda vermiş oldukları mesajlar ve oyunculuklar çok daha iyiydi. Eyleme geçtiklerinde samimiyetlerini bir tık kaybettiklerini düşündüm. Ancak bu yine de anlatmaya çalıştıklarını en iyi şekilde bize aktardıklarını değiştirmez.

"Yine bir örnek üzerinden gideceğim hissiyatlarıma. Kendinizin bir boy aynasına baktığınızı düşünün. Tüm ayrıntılarınızla kendinizi incelediğinizi. Yüzünüzde ufak bir tebessüm ve bir rahatlamışlık ifadesi. Gözleriniz de hafif bir parlaklık var berraklık. Size bakanların görebileceği yalnızca bu kadar. Tabi sizi tam anlamıyla tanıyan ve içinizi görebilen birisi yoksa. 

Yani demem o ki karşımızda ki bizi biz nasıl istersek öyle görür. Gülümsediğimiz esnada aslında içimizin bir dolu minik parçaya ayrılıyormuş gibi kötü ve umutsuz hissettiğimizi bilemezler. Ya da o berrak ve parlak gözlerin akmaya çalışan göz yaşlarımızı engellediğimiz için o ışığı oluşturduğunu bilemezler. Bunu bir tek biz biliriz. Unutmamamız gereken; yalnızca bu denli hisseden kendimiz değiliz. 8.9/10."

21 Şubat 2017 Salı

"ATONEMENT, KEFARET"

-11.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen:Joe Wright
- Keira Knightley, James McAvoy ve Brenda Blethyn başrolde.
-Imdb: 7.8
-2007, İngiltere, Fransa ve ABD yapımı.
-Tür: Dram, Savaş

     Keira Knightley filmleri listemde uzun zamandır duran bir film olmasına rağmen oldukça geç izlediğimi düşündüğüm bir yapım oldu Kefaret ben de. Yine iç hesaplaşmalarla boğuşmuş bulundum izlediğim süre boyunca. Hatta belki de sonrasında da. Aslında önemli olan bunu sonraya da taşımak değil midir zaten?

     Eski zamanlara ait filmleri izlemeyi hep çok sevmişimdir. Bunun nedeni filmin içinde ki o tarihi esintilerin bana oldukça zevk vermesi olabilir. İşte filmimizde o zamanların, 1930lu yılların sonlarına doğru geçen bir hikayeyle başlıyor. Film ilk dakikadan itibaren gerek giriş müziği gerekse küçük kızın tavırlarıyla olsun sizi zaten direk etkisi altına alıyor. İyi bir etkiden söz etmiyorum hayır. Bir kaç ay geçmiş olmasına rağmen üzerinden, halen daha hissetmiş olduğum bir kızgınlık var film aklıma geldiğinde. Elimde değil, işte tam bu anlarda gerçekten de mükemmel olmak için yaratılan varlıklar olmamız lazımken nereye geldik diye düşünmeden edemiyorum.

     Filmimizin baş karakteri olan Briony'nin gördüğü bir şeyi tam anlamıyla yanlış yorumlamasına bağlı olarak gelişen olay zinciri konu edilmiş filmde. Gerek dönemin şartları gerek de Briony'nin yaşını göz önüne aldığımızda talihsizlik diye adlandırılan ve tamamı ile kadere yüklenmeye çalışılan bir yargının aslında açıkça kendi elimizde olduğunu keşfetme yolculuğuydu belki de. 13 yaşında ki bir kızın ablasının ve hizmetçilerinin oğulları Robbie'nin birbirlerine karşı hissettikleri aşkı tam anlamıyla anlayamaması olarak görebilirsiniz belki olayı, ancak bana göre öyle değildi. Kaç yaşında olursak olalım bazı durumların özden geldiğini düşünüyorum. Ve Briony'nin o yaşlarda içinde filizlenen bir kıskançlık duygusu oluşmuş oldu. Ama bilemezdi. Bu duygunun kendisinin ve etrafında ki herkesin hayatını çok kötü bir anlamda etkileyeceğini bilemezdi. Bir anlık düşüncesizliğin, sözüm ona doğru yaptığını düşmek isterken ki cehaletinin bedelini en ağır şekilde ödedi ve ödetmiş oldu. Ve sonrasında hissetmiş olduğu pişmanlık kayıplarının yanında hiçbir şeydi aslında.

     Filmde fazlasıyla karşı olduğum bir hal vardı, küçücük bir kızın tanıklığına güvenerek olayı inanılmaz boyutlara taşımaları evet. Ancak günlük hayatımızda bile sürekli bu gibi durumlarla iç içe yaşayınca olması gereken buymuş gibi bir algı yarattırıyorlar belki de bizde. Adalet mi? O kelimenin anlamının tam anlamıyla idrak edildiğini düşünemiyorum ne yazık ki.

     Film aslında size oldukça önemli bir öğüt veriyor. "Emin olmadığın bir durum karşısında asla bir şey söyleme. Her ne olursa olsun. Çünkü konuşmanın sonucunun nereye ulaşacağını ve hangi hayatları ne şekilde etkileyeceğini asla bilemezsin. " Her gün yaşadığımız şeyler, öyle değil mi?

     Bunun yanında dönemin getirilerinin çok iyi bir şekilde işlenmiş olduğu aşikar. Savaş sahnelerinden fazlasıyla etkilendiğimi söyleyebilirim. İnsanlığın kendi başına ne gibi durumları açıp baş etme çabasında ki o büyük azmini görüyoruz filmde. İçler acısı olması en büyük gerçeğiydi benim için.

"Nasıl anlatmam gerek diye düşünürken bir hikaye üzerinden açıklamaya çalışacağım. Hayatında hiç bir çiçeğe sahip olmamış bir çocuk düşünün. İlk çiçeğini eline aldığında tam anlamıyla nasıl bakması gerektiğini bilemez. Bir yol göstereni yoksa tabi ki. Eğer ki yanında öyle biri de yoksa yaşayarak öğrenmekten başka çaresi yoktur, bu çiçeğin hayatına mal olasa da. 

Çiçeklerin iki tane canı vardır. Birisi su, diğeri ise gün ışığı. Ancak o denli hassaslardır ki fazla su verirseniz çürürler. Ya da güneşin altında çok uzun süre bırakın hemen yaprakları yanmaya başlar, bozulur. Misal MENEKŞELER. Naziklerdir, oldukça naif. Herkesin elinde yaşayamazlar. Bu yüzden özen göstermek gerekir. Menekşenin dilinden almak gerekir. İlk çiçeğini eline almış bir çocuk nereden bilecektir ki? İlk menekşesi su yüzünden çürüdüğünde anlayacaktır, başka yolu yok. İşte tam o an da bir karar verir çocuk. Ya tekrar bir menekşe alır ya da bir daha asla menekşeye elini sürmez. Her şey aslında bu kadar açık, bu kadar basit. 7/10."

16 Ocak 2017 Pazartesi

"DEVDAS"

-12.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Sanjay Leela Bhansali
-Aishwarya Rai, Madhuri Dixit ve Shah Rukh Khan başrolde.
-Imdb: 7.2
-2002, Hindistan yapımı.
-Tür: Dram

     Filme ilk başladığım sıralar eğlenceli ve romantik bir aşk filmi izleyeceğimi düşünürken nasıl öyle bir sona ulaştık, inanın ben de bilmiyorum. Yapım yılını dikkate aldığımda gayet başarılı bir film olduğunu söyleyebilirim. Ancak günümüz baz alındığında fazla klişe ve abartıydı.

     Dürüst olmak gerekirse Devdas karakterini hiç ama hiç sevmedim. Başına gelen hiçbir şeye de üzülmedim. Çünkü bazen yaptıklarımızın sonucunu düşünmeden hareket etmek bizi bu gibi ağır sınavlardan geçiriyor. İnsanın kendine yaptığını cümle alem bir araya gelse yapamaz diye boşuna dememişler sonuçta.

     Filmimiz Devdas ve Paro adında ki birbirini seven iki gencimizi konu alıyor. Devdas 12 yıl sonra yurtdışından ülkesine dönüyor. Çocukken birbirlerine aşık olan bu ikilinin duygularının halen daha süregeldiğini öğreniyoruz. Kızın ailesi bir çiftçi iken çocuğun ailesi Hindistan'ın önde gelen zengin ailelerinden, bu yüzden Devdas'ın ailesi kızı istemiyor. Ancak bunu o denli aşağılayıcı bir şekilde dile getiriyorlar ki bunun sonucunda ikisininde hayatını mahveden bir durum ortaya çıkıyor. Bu aşağılamaya oldukça içerleyen Paro'nun annesinin uğraşları sonucu, kızımız Hindistan'ın en zengin ailesine gelin gidiyor. Ve böylelikle hazin son: Devdas'da kendini içkiye ve alemlere veriyor. Yani resmen biçare bir şekilde kendini mahvediyor. En çok sinirlendiğim noktaydı hemen kabullenmiş olması.

     Yaptığının hata olduğunu fark ettikten sonra bile düzeltebilmek için hiçbir çaba sarf etmediği yetmiyormuş gibi bir de kızı kendi elleriyle gelin evine götürdü. Kimse kusura bakmasın ama bu bana göre ahmaklığın son boyutudur.

     Ancak karakteri düşündüğümde,  kendisine hiç bakmadan insanları yargılayıpta kendisini üstün gören, buna rağmen de çok zayıf bir kişiliğe sahip güçsüz ve asalak geçinen biriydi. Hele ki diğer kadına söylemleri, işte benim son noktam orasıydı.

     Paro için ne olumlu ne de olumsuz düşüncelerim var. Sanırım ortalarda bir yerlerde kaldım. Aslında filmin başlarında çocuksu hallerini çok sevmiştim. Olaylarla birlikte olgunlaşıp bambaşka birine dönüşümünü izliyorsunuz film boyunca zaten. Ancak Paro'yu izlerken güzelliğine kapılmıyor değilsiniz. Bollywood'un Angelina Jolie'si diye boşa dememişler. İnanılmaz bir güzelliğe sahip kendisi. Bu da şüphesiz ki filmin en büyük artısıydı.

     Genel olarak düşündüğümde beni en çok etkileyen karakter fahişe rolünü üstlenen kadındı. Hem oyunculuğu hem güzelliği, duruşu, cümlelerini söyleyiş biçimiyle bile içimize dokunduğunu söyleyebilirim. Gerçekten filmin en büyük oyuncusuydu bana göre. Gerek hayat hikayesi gerek de Devdas'ın ona yaklaşma biçimi ve kadının buna karşı duruşu bana inanılmaz bir tat verdi izlerken. Güçlü karakterlere bir saygım var, güçlü kadın karakterlere de hayranlığım inanılmaz boyutlarda. Ve film boyunca Devdas'ın en büyük sınavının da o kadın olduğunu düşündüm. Yan karakter üzerinden oldukça isabetli mesajlar veren ve çok iyi yerlere değinilen bir film olmuş fikrimce.

     Hindistan ne yazık ki Kast'a en uç noktalarda rastladığımız bir ülke. Filmin geneli de bunun üzerine kuruluydu. Kişiyi aklıyla ele almak yerine parasını ve itibarını tartarak karşımızda bulundurduğumuz sürece her şeyi bir kenara bırakıyorum, tüm adaletsizliği ve ayrımcılığı, özümüzde hiçbir zaman insan olmayı öğrenemeyeceğiz. Ve bunun sonucunda çok büyük kayıplar verecek, en acı durumlara maruz kalacağız. 

     Öfkelendim, üzüldüm, içerledim ama en önemlisi kızın annesinin o malum sahnesinde gerçekten duygulandım. Yapış şekli, dile getirdikleri, anlatmaya çalıştıklarını her ne kadar yanlış yoldan anlatmış olsa da o karşı duruşu, savunmayı iliklerime kadar hissettim aslına bakarsanız. Bir insanın yok sayılmasının, yok sayılmayı bırak en aşağı mertebeyi itilmenin o acı anı beni sarmaladı. Tam o sırada üzüldüğüm kişi bunu yapandı, Devdas'ın annesi.

"Her şeyi bir kenara koyduğumda hissiyatlarıma bakıyorum da, PORTAKAL ÇİÇEĞİnin kokusunu buram buram hissediyorum. Adeta ben buradayım diyor. Öyledir ya normalde de. Metreler öncesinde size yerini belli eder. Hava bile kendini değiştirir onun bulunduğu yerde. İşte hayata karşı tam anlamıyla böyle bir duruş sergilemeli insan. Fırtınalar, yağmurlar, soğuklar görmedi mi o? Elbette gördü. Çekip gittiğinde bile meyvesini bırakmayı ihmal etmedi ama. Çünkü vazgeçmedi. Olan hayatı kabullenip köşesine çekilmedi, çabaladı. Ama bunu yaparken de benliğinden hiçbir şey kaybetmedi, duruşunu bozmadı. 7/10."


11 Ocak 2017 Çarşamba

"INTERSTELLAR, YILDIZLARARASI"

-05.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Christopher Nolan
-Matthew McConaughey, Anne Hathaway ve Jessica Chastain başrolde.
-Imdb: 8.6
-2014, Amerika yapımı.
-Tür: Bilim Kurgu

     Çok uzun zamandır izleme listemde olan bir film. Doğrusunu söylemek gerekirse süresini görünce bir türlü cesaret edememiştim. Ancak bilim kurguya meraklı birisi olaraktan artık daha fazla geciktirmemem gerektiğini düşündüm. Ve izlemeye koyuldum. İtiraf ediyorum bir oturuşta yine de izleyemedim. Kore filmleri de uzun sürüyor ancak onlar merak duygusunu öyle bir yere bağlıyorlar ki izleyebiliyorum. Amerikan yapımları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

     Mükemmel bir film miydi? Hayır. Kötü müydü peki? Tabi ki hayır. Güzel ve aydınlatıcı bir film olduğunu düşünsem de muazzam diyemem. Dediğim gibi ilgililerine güzel bir film, ancak bilim kurgudan hoşlanmayanlar filmi sıkıcı bulacaklardır.

     Filmin konusu dünyada ki zamanımızın artık dolduğunu göstermeleriyle başlıyor. İklim değişiklikleri ile birlikte açlıkta boy göstermeye başlamış. Dünya'nın son anlarında yaşamaya başlıyoruz film başladığında ve bu gerçekten aydınlatıcı ve bir o kadar da rahatsız edici bir olgu. Şu an bu durumda olmasak da bir neslin o şartlarda yaşayacak oluşu kaçılmayacak bir şey. Hiç olmazsa bunun süresini uzatalım demeye sevk ediyor umutsuzca insanı. Konumuza dönecek olursam, insan ırkının yok olmaması için sevgili astronotlarımız ve bilim insanlarımız yeni bir gezegen arayışına çıkıyorlar. Bu arayış ile baş rolümüz iki çocuğunu ve babasını arkasında bırakmış oluyor. Bilim Kurgu evet ama sık sık dram izleri de taşımış bir yapımdı.

     Matthew'u hep romantik-komedi tarzında izlediğim için açıkçası böyle bir tarz da gelmesi beni şaşırttı. Yakıştığı aşikar elbette. Yalnız bu filmde Anne Hathaway'in işi ne, gerçekten anlayamadım. O denli altı boş bırakılmış ve gereksiz bir karakter gibi geldi ki. Yani olsa da olur olmasa da. Ama ben kendisini pek filme ait hissetmedim ne yalan söyleyeyim. Bence kendisi de hissetmemiş olacak ki oyunculuğu şimdiye kadar izlemiş olduğum en kötü haliydi.

     Ciddi anlamda basit bir anlatım ile konuyu ve bilimüstü olayları o denli iyi verdiler ki kendimi üçüncü bir şahıs gibi hissetmedim. Her ne kadar işleyişin yavaş olmasından yakınmış olsam da bilim konusunda merakımıza yol açacak olaylara değinildiği için aynı zamanda da bir izleme isteğine yol açmış oldu. Yalnız yine de kurgudan endişeleri olmalı ki olayı bilim kurgu da bile kadere bağladılar. Tebrik ediyorum. "Kızım seçilmiş kişiydi. Onun kaderinde bu var." Gerçekten mi? Açıkçası bu an da bir hayli güldüğümden emin olabilirsiniz. Ee biz de insanoğluyuz sonuçta. Son sahne de üzülmedim dersem yalan söylemiş olurum. Kızının cümlesine katılıyorum. "Hiçbir ebeveyn çocuğunun ölümünü yaşamamalı."

     Hayatta ki adımlarımız her daim doğru atılmış olacak diye bir kaide yok. Bazen geri adım atmayı da bilmemiz gerekiyor. İş işten geçmeden önce hareket edişimiz ne denli doğru diye düşünürsek şayet attığımız her adım da bir o kadar sağlam olacaktır. Bunun korkaklıkla ya da geri durmakla alakası yok. Bu tam anlamıyla ihtiyatlılık. Sonradan pişman olmak varken neden kendimizi göz göre göre ateşe atalım ki? Sonuçlarını düşünelim. Bizim için değil sadece, bizle birlikte dokunduğumuz herkesin hayatı için de.

"Bu sefer bana bu filmin hissettirdikleri yine bir renkte can buluyor. GRİ. Ne tam anlamıyla siyah ne de beyaz. Ortalarda bir yerlerde işte. Arada kalmış. Ya da bir nedenden arada bırakılmış, elinde değil. Biraz daha önünü görebilse belki apaçık hale gelecek. Ya da tüm umutları yavaş yavaş kararmaya yüz tutacak. Bilmiyor ki Gri. Hareket etmiyor. Etmekten korkuttular çünkü. Ancak neden tek bir yönden bakmalı ki bu duruma? Tamam, elden bir şey gelmiyor ama ille de eyleme mi geçmek lazım. Bunu hiç düşündü mü Gri? Bence düşündü. Çünkü ne koyu gri dedik ne de açık gri. O bile isteye tam ortada durmuş zaten. 6/10."

9 Ocak 2017 Pazartesi

"SASAYAKİ - MOONLIGHT WHISPERS"

-05.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Akihiko Shiota
-Kenji Mizuhashi ve Tsugumi başrolde.
-Imdb: 7.2
-1999, İsviçre yapımı.
-Tür: Dram, Psikolojik (+18)

     Filmi günler öncesinde izlemiş olmama rağmen yazmaya bir türlü cesaret edemedim. Çünkü tam anlamında tıkandığım bir yapım oldu. Sanki ne söylersem söyleyeyim filmi tam anlamıyla anlatamayacakmış gibi hissediyorum. İlginç, karmaşık ama en çok sarsıcı bir filmdi. Kiminiz belki de bu filmi çok sığ bulacaksınız. Kiminiz de basit bir erotik film düşüncesiyle yargılayıp belki izleyeceksiniz belki de izlemeyeceksiniz.

     Çok kısa, tam derine inmeden filmden bahsedeceğim. Son derece normal bir lise öğrencisi olarak görünen iki genci görüyoruz filmde. Uzun zamandır birbirlerine karşı bir şey hisseden gençlerimizin bir gün hislerini dışa vurmalarıyla sonrasında oluşan karmaşık, alışa gelmemiş sado-mazoşist ilişkileri konu alınmış filmde. Aslında film iç hesaplaşmalardan oluşuyor diyebiliriz. Dışarıdan verdikleri görüntü haricinde aslında nasıl bir insan olduklarını çok ağır bir şekilde anlatmışlar. Başarılı mıydı? Benim için evet. 

     Birliktelikleri başladıktan sonra fark ediyoruz ki erkek başrolümüzün istediği türde ilişki bu değilmiş. Ancak kız çekmeceyi açmasaydı bunu hiç dile getirir miydi bilinmez. Gerçi karakterinin korkak ve güçsüz yapısını düşündükçe hiç mi hiç sanmıyorum. Olay aslında kadın başrolümüzdeydi. Filmin sonuna kadar iç hesaplaşmasını o denli iyi yansıttı ki, oyunculuğunu gerçekten takdir ettim. Normal bir türde ilişkileri olmadığı için erkek arkadaşına öfkeli gibi görünse de bence asıl öfke kaynağı kendiydi. Çünkü içinde bir yerlerde kendine itiraf edemediği bir yanı olduğunun farkına varmaya başladı. Zaman ilerledikçe de bunu çıplak gözlerle görmüş olduk zaten. 

     'Kimse göründüğü gibi değildir'in altında aslında başka anlamlar taşıdığını düşünüyorum filmin. Toplumun kabul gördükleri haricinde ki dünyayı ele almışlar. Bu yüzden bence bir baş kaldırıydı da aynı zamanda. Bu demek değil ki ilişkilerinin sağlıklı olmayan bir tarafı yok. Baştan aşağı hastalıklı bir durumdu. Her ikisinin de baş etme mekanizmalarını düşündüğümüzde bu açık bir şekilde ortaya konulmuştu. 

     Filmi izlediğim süre boyunca, aslında içimizde barındırdığımız gerçeklerin ne denli farkındayız diye düşünmedim değil. Dışarıya zaten dürüst değiliz, peki kendimize? Olmadığımızın farkındayım. Olmuş olsaydık eğer içerisinde bulunduğumuz dünya şu an ki halinden bambaşka bir yer olurdu hiç şüphesiz ki. Peki bizi tam olarak durduran şey ne? Kabul görememe korkusu mu? Kim tarafından, ne için? Sonunda varacağımız yer belliyken biraz fazla düşündüğümüz ve uğraştığımız hiç gelmiyor mu aklınıza? Ya da hiç çaba sarf etmediğimiz? Tam anlamıyla içsel bir sarsıntı geçirmeme neden oldun Sasayaki.

"Tüm bunlar bir araya geldiğinde ve bir hissiyata dönüştüğünde aklıma gelen tek şey YAĞMURLU BİR GECE. Tüm duygu ve düşüncelerim yağmurlu bir akşamda hayat buluyor anlayacağınız. Hani böyle bardaktan boşanırcasına yağma deyimi vardır ya, tam öyle bir yağmur. Hatta mümkünse elektriklerinde olmadığı, buğulu camınızla ve battaniyenizle sizi başbaşa bırakan bir an. Öyle zamanlar ben hayatı sorgularım. Belki daha karmaşık hislere çıkacaktır kapılarım ancak sonuna kadar giderim. Sorgularım, ararım. Çoğu zaman ne istediğimi bilmeden. Çünkü her yaşantı bana aslında olduğumu düşündüğüm ancak olmadığımı bildiğim kişiyi hatırlatıyor. Bu yüzden benim bu filme puanım 7/10."


6 Ocak 2017 Cuma

 "COHERENCE, PARALEL EVREN"

-03.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: James Ward Byrkit
-Emily Baldoni, Maury Sterling ve Nicholas Brandon başrolde.
-Imdb: 7.2
-2013, Amerika yapımı.
-Tür: Bilim Kurgu, Gerilim

     Her zaman bir filmin konusuna bakmadan, yalnızca öneri üzerine film izlemeye dikkat ediyorum. Neden mi? Çünkü filmin konusunu öğrendiğim zaman, hele ki fazlaca önerilen ve yorum yapılmış bir filmse çok fazla bir beklenti içine giriyorum. Sonuç? Hüsran!

     Yani o denli iyi yorumlar almıştım ki film hakkında, belki on farklı kişiden "izle, mükemmel" diye yönlendirmelere maruz kaldım. Bir de söz konusu "paralel evren" gibi bir konu olunca dedim sanırım ortaya mükemmel bir yapım çıktı. Ama nerede? Hala inanamıyorum. Ne düşüncelerle izleyip, sonunda ne buldum.

     Filmden çok kısa bahsedecek olursam, bir grup arkadaş bir akşam yemeğinde bir araya geliyorlar. Zamanlama olarak, kuyruklu yıldızın dünyaya çok yakın bir yerden geçeceği bir akşam olacak. Bunun hakkında bir takım bilgilendirici konuşmalarla başlıyor film. Bir andan sonra elektrikler gidiyor ve devamında da (sözde) garip olaylar yaşanmaya başlıyor. Elektrikler gittiği esnada tek bir evde ışık olduğunu fark edip bunun nedenini anlayabilme çabasıyla kendilerini dışarı atıyorlar. Sonradan anlıyorlar ki onlar kendileriymiş. Daha doğrusu kuyruklu yıldız geçtiği esnada bir çok paralel evren tek bir düzlemde birleşiyor ve kendilerinin bir çok alternatifi ile karşılaşmış oluyorlar. Sonrasındaysa amaçsız bir kendilerini öldürme çabasına giriyor filmdeki karakterler. 

     Düşük bütçeli bir film olduğunu göz önünde bulundurarak yorum yapmaya çaba göstereceğim. Oyuncularda profesyonel değil. Hatta konuşmalar doğaçlama gerçekleşmiş, belli bir senaryoya bağlı kalındığı an çok az olmuş. Yine de bu denli iyi bir kurgu nasıl bu hale sokulabilir aklım almıyor. Öncelikle tüm evrenler tek bir düzlemde birleştiler, anlıyorum. Ama neden hemen öteki benliklerini öldürme çabasına giriştiler? Yani burada mantık bulamadım. Filmde daha ne olduğunu anlayamadan olay 'gidelim diğerlerini öldürelim'e dönüştü. Sen böyle bir durum ortaya çıkarırsın, ancak bu durumdan önce belirli bir zemin hazırlarsın ki havada kalmamış olur. Aslında bir an o zemini hazırlamaya kalktılar. Adamlardan biri(gerçekten adını hatırlamıyorum) benim öteki benliğim bağımlının önde gideni hepimizi öldürmeden ben onu öldüreceğim diyerek kendini ortaya attı. Onun anlatmaya çalıştığı kendisinin bir zamanlar alkolle sorununun olduğu ve bundan kurtulmuş olmasaydı dönüşeceği kişiyi vurgulamasıydı. Eğer ki bunu bize filmde düzgün bir şekilde aktarabilselerdi hadi bir nevi. Tabi orada ki bir çoğunun böyle bir sorunlu geçmiş yaşamasının desteğiyle birlikte. Yine de kurtarmıyor.

     Şimdi ilk paralel evrenlerle 'Fringe' dizisinde tanışmış olduğum için, o denli iyi bir dizinin ve oyunculukların üzerine sanırım bu filmi kabul etmem zor olacaktı. Çünkü dizide kurgu bize o denli iyi verildi ki ister istemez paralel evren denilince aklıma Fringe geliyor ve onun düzeyinde bir şeyle karşılaşma beklentisine giriyorum. Affet beni Walter. Senin üzerine birisini daha izleyebileceğimi düşünmem başlı başına hataydı zaten. <3

     Hadi başlangıçta gerilim tarzı için iyiydi. İlerledikçe konuya da bağlanır ve heyecan verilir diye düşünüyordum. Konuya bağlanmayı geçtim konudan iyice koptular. Sonradan koptuklarını fark edince filmin son dakikasında tamamı ile gereksiz bir şekilde sarışın kızın kendini öldürme uğraşları ile konuya dönmeye çalışılınıp filmi bitirdiler.

     Bir film ancak bu kadar kötü bitirilebilinirdi. Tabi bunlar benim şahsi görüşlerim. Belki de sizler izleyip filmi beğeneceksinizdir. Ve benim şu an yazdıklarıma hiç mi hiç katılmayacaksınızdır. Elbette, neden olmasın? Önemli olan farklı düşüncelere aynı gözlerle bakabilmek zaten. 

     Filmden gerçekten bir çıkarım yapamıyorum şu an. İlk defa bana bir film bir şey hissettirmedi sanırım. Belki de bu durum benim başıma gelmiş olsaydı öteki benliğimi katletmek yerine ona sarılmış olacağımı düşündüğüm içindir. Bir an için filmi yaşıyorsunuz varsayın, benden bir tane hatta bir kaç tane daha var! Allahım var mı bundan güzeli, boy boy fotoğraf çekilip hatıra niyetine saklardım. 😍 Tamam abartıyorum. 

"Paralel Evren için hissiyatlarımı, hepsinin kötü olduğunu belirterek, ESKİ SEVGİLİLERe benzeteceğim. Ne istediğini bilemeyen, bu yüzden sürekli yanındakini de kendisini de muallakta bırakan, hayatına yön vermeyi bir türlü başaramamış bir namca/yoca çingu. Rüzgar nereye yön verirse onunda odağı orasıydı, amaçsız, gayesiz. Tıpkı bu film gibi. 5/10." 

5 Ocak 2017 Perşembe

 "BREAKFAST AT  TIFFANY'S, TIFFANY'DE KAHVALTI"

-02.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Blake Edwards
-Audrey Hepburn ve George Peppard başrolde.
-Imdb:7.8
-1961, Amerika yapımı.
-Tür: Romantik-Komedi, Dram


     Huysuz ve tatlı kadın sanırım Audrey Hepburn'ü tam anlamıyla anlatacak bir ifade olacak. Nasıl zarifsin, ne denli ince bir güzelliğin var Audrey. Film boyunca mest oldum. Nasılsa bizim Yeşilçam'ımızda ki aktrislerimizin yerine koyabileceğim birileri yoksa şu devirde, seninde yerini doldurabilecek kimse olamaz Audrey Hepburn. O tatlı hallerinin, tebessümünün, büyüleyiciliğinin. Filmi sırf senin için bile izleyebilirdim.

     Film, tatlı ve umursamaz kadınımız Holly'nin son derece sade ve boş apartman dairesinde başlıyor. Adını bile koymadığı bir kedi ile yaşayan Holly'nin üst katına bir gün Paul adında bir adam taşınıyor ve bu ilk an da birbirleriyle tuhaf bir ilişki kuruyorlar. Hayatta ki amacı zengin erkeklerin kolunda süs bebeği misali dolaşmakmış ve tek arzusu bir gün Tiffany's den bir mücevher elde etmekmiş gibi davranan Holly'nin yaşantısını konu almış özetle. Holly ve Paul arasında ki yaşantı benzerlikleri de konu alınmış. Nasıl ki Holly bir zengin erkek avcısı ise aynı şekilde Paul da yaşantısını, evli ve oldukça zengin bir kadınla ilişki kurarak onun desteği ile sürdürüyor. Ve sonra bu iki insanın arasında ki ilişki birbirlerine itiraf etmekte zorlandıkları (en azından Holly için) bir hissiyata dönüşüyor.

     1961 yapımı, tarihe dikkat çekelim. 1961 yapımı olmasına rağmen günümüzün modası o denli an be an ortadaydı ki. Elbette ki o dönemin insanlarında ki zerafet şimdilerde olamasa da. New York sokakları halen daha aynı güzellikle, aynı mimariye sahip, yapılar korunup 50 yıl sonrasında da aynı şekilde yaşamını sürdürüyorlar. Bizse tarihi konaklarımızı müteahhitlere vererek yerine beton yığınları inşa ettik. Ne acı. Lafta tarihimizi, geçmişimizi en iyi biz koruruz yalnız. Bu kadar sahte olmayın, kendinizi kötü bir duruma soktuğunuzun farkına bile varmayarak laf kalabalıklarıyla insanları oyaladığınızı düşünmek yalnızca kendinizi kandırmak olacaktır.

     Audrey film boyunca genç bir kadını değil küçük bir kız çocuğunu canlandırdı benim gözümde. Ne istediğini bilemeyen, hep korkuları ile savaşan, hayatta kalmak için müthiş çaba verse de umursamaz tavırlarının arkasına saklanarak var olmaya çalışan acı ama tatlı bir kızdı. Doğru olanın bu olduğuna kendini öyle bir alıştırmış ki gerçek olanı bir türlü göremeyen, aslında görmek istemeyen biriydi Holly. Hüzünle kaplı bir karakter olmasına rağmen beni kendine hayran bırakan bir karakter oldu aynı zamanda da. 

     Elbette ki film boyunca boş zamanlar, yanlış konuşmalar ve çekim yanlışlarını görmek mümkün. Örneğin Holly üzerine çok fazla yoğunlaşılmış, (onların değimi ile) Fred bebeğim, çok eksik bir karakter olmuş benim gözümde. Holly'i sevme hissini bile son sahne de birazcık aldım. Ancak 1961 yılını göz önünde bulundurarak dönemin şartlarını düşününce gerçekten iyi bir yapım olduğunu düşündürtüyor size. Özellikle o dönemde çekilen diğer yapımlarla karşılaştırınca. Halen daha günümüzde izlerini taşıdığımız, moda dünyasının öncüsü olmayı başarmış bir kadının oyunculuğunu göz ardı etmek haksızlık bu yüzden.

     Bu film bana en çok insanlara eleştirel bir şekilde yaklaşmamamız gerektiğini düşündürttü. Çünkü karşımızda ki kişi her ne eylemde bulunuyorsa bulunsun bunun nedenini bilmeden onun hakkında yorumda bulunmak yargısız infazdan başka bir şey değil. Bu yüzden insanları gerçekten tanımadan onlar hakkında kafanızda bir kalıp oturtmak onlara karşı yapılmış olan bir saygısızlık benim gözümde. Yani demem o ki karşınızdakini tanımaya çalışın, tanımıyorsanız da yorum yapmayın. Bu kadar basit.

"TARÇIN.  Mis gibi kokar. Tatlıdır ama aslında acıdır aynı zamanda da. Güzel olduğu kadarda karmaşıktır. Tek başınayken belki tam bir şey ifade etmese de bir şeyle birleştiğinde yanındakini güzelleştirecek kadarda güçlü ve özeldir. 7/10."




4 Ocak 2017 Çarşamba

"COLONIA DIGNIDAD"

-01.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Florian Gallenberger
-Emma Watson, Daniel Brühl ve Micheal Nyqvist başrolde.
-Imdb: 7.1
-2015, Almanya yapımı.
-Tür: Dram, Gerilim, Tarihi

     Sözlerimin tükendiği yapım. Aslında söyleyecek çok fazla sözüm olup da ne söylersem söyleyeyim yeterli olmayacağı film. Sabahın dördünde izlememize rağmen o denli bir ilgiyle izledik ki.Çünkü bizi içine çekti, adeta hapsetti. Film başladıktan 30 dakika sonrasında diken üzerinde oturdum. Hatta son dakikaları odadan nasıl kaçıp gitmedim bilemiyorum. O denli bir ruh halindeydim. İnanamıyorum. Kabullenemiyorum. Nasıl bir acımasızlık bu, anlayamıyorum. Hikayenin gerçek hayattan alınması sanırım beni en çok etkileyen tarafı oldu.

     Film 1973'te Şili de gerçekleşmiş olan hükümet darbesini konu almış. Lena ve Daniel adında ki çiftimiz darbe esnasında bir şansızlık(!) yaşıyor ve Daniel bunun sonucunda suçlu olarak bulunup Colonia Dignidad adlı kampa götürülüyor. Ancak şöyle bir şey var ki bu kamp akıl almaz iğrençliklere ev sahipliği yapsa da dışarıdan oldukça saygınmış ve bir yardım kuruluşuymuş gibi görünen bir yapı. Hatta şöyle ki bir kez içlerine katılanların tekrar dışarıya dönmek gibi bir durumda olamayacaklarını vurguluyor. Bunu bilmesine rağmen cesur kızımız, kurtarıcı meleğimiz(!) Lena sevgilisini kurtarmak adına kendini o cehenneme atıveriyor. (Filmin tek eleştirdiğim özelliğiydi.) İşte sonrasında gelişen olaylar, gerçek yüzlerini bir bir tespit edip kendilerini oradan kurtarmaya çabalama hikayesi böylelikle başlamış oluyor.

     Micheal bu kadar iyi bir oyuncu olduğun için senden nefret ediyorum. Filmin en başından sonuna kadar beni kendinden gerçek anlamda iğrendirdin. Ve bunu yapabilmenin tek yolu çok iyi bir oyunculuk icra etmenden geçiyor. Elimde değil, Su an bile aklıma geldikçe titriyorum, midemi bulandırıyor.

     Filmin başlangıcı ilerleyişine göre inanılmaz boş kalmış. Evet birbirini delicesine seven iki genci görüyoruz. O kadar klişe ki. Yani böyle bir konuya başka bir hikaye desteği veremez miydiniz? Açıkçası erkek arkadaşını kurtarmak için kendini hemen ortaya atan kadın ifadesi artık sinir bozucu olmaya başladı. Evet, filmin tek tasvip etmediğim tarafı bu.

     Emma yine yapmış yapacağını. İnanılmaz oynadı. Yüzünde olan tiksinti ve acı ifadesi filmin sonuna kadar bende de vardı. Birlikte yaşadık her şeyi. Muazzamdı. Daniel'in de hakkını yiyemem ilk başlarda gerçekten zihinsel engelli sandım. Özellikle işkence sahnesi tam zirveydi.

     Filmde bolca komünizm etkileri görüyoruz. Eleştirilen bir devlet ve din. Dini yok sayan bir adam. Yok saymasının yanında kendini tanrı yerine koyan bir adam. Bunun yanı sıra kadını tamamen yok sayarak erkek egemen bir küçük kendi dünyasını kuran adam. Yok saymak demem yeterli gelmeyecektir. Aşağılayan, hatta bir değerinin olmadığı göstermek adına her türlü eziyeti, psikolojik ve fiziksel olarak yapan ve bunu yalnızca karşı cinsinin yapmasını sağlayan bir dünya düzeni. Zavallıcaydı. Acımasızdı ama en çok kahrolası gerçekti. 

     Bir zamanlar gerçekten böyle bir kuruluşun olması gerçekten akıl almaz bir şey. Gerçek yüzlerini gösterme pahasına yapılan fedakarlıklara rağmen olay gün yüzüne çıkarıldıktan sonra bile buna direniş göstermeyen bir topluluk görüyoruz. Tüm kelimelerimin tükendiği yer işte burası. Nasıl korkutulmuş, ne denli bastırılmışlar demek ki. Bu nasıl bir gerçeklik olabilir? Buna nasıl boyun eğilebilir aklım almıyor. Ne zaman geldik bu hale, nasıl bastırıldık bu kadar? Dillerim düğümleniyor.

     Filmin son dakikasında bile kaçabileceklerine ihtimal veremedim, dedim şimdi uçaktan inseler bile orada biri bekliyordur alıp tekrar götürürler. Farkında mısınız beni buna inandırmışlar çünkü. Ben bile oradan çıkışın mümkün olmayacağı algısına düştüm iki saatte. Bu insanlar orada yıllarını geçirmişler. 

     Imdb puanının çok yetersiz olduğu düşüncesindeyim. Kesinlikle kabul etmiyorum. 7.1den daha fazlasını hak eden bir film bana göre. Bu yüzden hakkının verilmediği kanaatindeyim. 


"Hissiyatlarıma bir gönderme yapacak olursam bu sefer de bir renge benzeteceğim. SİYAH. Sanmayın ki bunu karamsarlığımdan söylüyorum. Siyah bana göre güçtür, asilliktir. Aynı zamanda samimiyettir. Gerçeklik algısının en somut örneğidir. Şu zamanlar biz kadınların daha da çok sahiplenmesi gereken her şeydir. Işığı aramayı bırakıyorsak eğer karanlığın tüm ışıklardan çok daha eşsiz bir güzelliğe sahip olduğunun farkına varmak gerekiyor. Bence ihtiyacımız olan şey tam da bu. 8 ile 9 puan arasında bir yerlerde."

3 Ocak 2017 Salı

"PREDESTINATION, KADER"

-31.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen: Micheal Spierig
-Ethan Hawke, Noah Taylor ve Sarah Snook başrolde.
-Imdb:7.5
-2014, ABD, Avustralya yapımı.
-Tür: BilimKurgu

     Dört arkadaş 2017 yılına bu filmi izleyerek girdik. Hatta şöyle, yeni yıla girmişiz, 15 dk geçmiş ancak o zaman fark ettik. İnanılmaz bir deneyimdi, yeni yıla film izleyerek girmek mi? Herkese tavsiye ediyoruz. 😻

     Filmimiz ilk olarak bir bar sahnesinde iki adamın sohbetiyle başlıyor. Aslında John'un barmene hayat hikayesini anlatması ile başlıyor desek daha doğru olur. Sonradan anlıyoruz ki barmen aslında bir zamansal ajan olup 1975 yılında 10.000 kişinin ölümüne yol açan Fiyasko Bombacısı'nı yakalamak için John ile bir iş birliğine girmeye çabalıyormuş. İnanın bundan daha fazlasını anlatmak isterdim ama o denli derin bir film ki tüm ayrıntıları size vermem mümkün görünmüyor. Bu yüzden izlemenizi şiddetle öneriyorum.

     Gelelim filme. Konusuna bakmadan film izleme huyumu çok seviyorum. Çünkü herhangi bir beklentiye girmemiş oluyorum ve film bittiğinde müthiş bir his her yerimi kaplıyor oluyor. Konusuna dair bir fikrimiz olmayınca filmin yarısına kadar yahu ne oluyor bu filmde diye bir anlama çabalarına girdik. Hepsi sonuçsuz kaldı o ayrı. Gerçi başrolün Ethan Hawke olduğunu görünce ben başıma geleceği bilmeliydim. Ethan'ın neredeyse tüm filmlerini izlemişimdir ve kötü olanı geçtim ortalama iyi olduğu bir filmi bile göremedim. Buna bağlı olarak Predestination da muazzamdı. Özetle şaşırdım mı? Hayır. 

     Tamam itiraf ediyorum filmin sonuna kadar hiçbir şey anlamadım. Bir ara çözdüm demiştim ama çözememişim. Bir arkadaşım filmi izlediğinde devrelerin yanacak demişti. Haklıydı, yandı. Ama bence bu filmin iyi tarafı da akıl uçuracak bir kurgusunun olması.

     Kafamda oturtamadığım, mantığımın almadığı birkaç şey var hala. Ancak onlar hakkında da teorilerim var. Sanırım filmin en sevdiğim yanı buydu. Film bitti ama benim üzerinde düşünmem gereken bir çok şey bırakarak bitti. Bu yüzden ilk izlemenizde filmi algılamakta zorlanırsanız bu gayet doğal diyebilirim. İkinci bir izleyişinizi kabul edecek, her şeyin yerli yerine oturmasını sağlayacak bir film.

     Bilim kurguların gerçekliğe yatkınlığı oldukça tartışmalı bir konu bana göre. Çünkü çok fazla teori var. Bu yüzden gerçek hayattan da parçalar taşıyan, çok sık rastlanmasa da var olan, Intersex kavramı ile filmi ele alarak ilerlenilmesi filme inanılmaz bir yön vermiş. Sırf bu olgu için bile oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. 

     Öyle bir paradoksun içerisinde sıkışmak.. Gerçekten akıl uçurucu. Filmde de bize bunu sürekli verdiler zaten. 

     Hepsine bir kılıf uydurabilirim belki ama tek yapamayacağım şey onları tek bir kişi düşünebilmek. Ama aslında böyle değil midir? Kendi içimizde de kim bilir kaç farklı kişiyi barındırıyoruz. Nasıl bir insanken kim bilir nasıl birine dönüşmüşüzdür? Ve en önemlisi başka kimlere hayat vereceğiz yaşamımız boyunca.

     Bu yüzden şüphesiz ki yapmış olacağımız her seçim bizi bambaşka yollara çıkaracak...

"Tüm bunları göz önüne aldığımızda bu seferde aklıma hissiyatlarımı ortaya döken tek bir şehir geliyor. İSTANBUL. Sonsuz olasılığın, heyecanın, korkunun, ihtişamın, tarihin o görkemli şehri. İnanılmaz korkutucu bana göre. Çok güzel ama ürkmemi sağlayan bir şeyler var İstanbul'da. Sanki beni içine çektiğinde güzelliği, yani zehri ile büyüleyerek Rapunzel misali bir şatoya kapanmamı, kendi düşüncelerimle boğulmamı sağlayacak gibi. Yeni dünyalara, yeni umutlara açılan bir kapının yanısıra birçok beklentinin sonuçsuz bırakılacağı bir rüyalar alemi. Bir zakkum ama aslında cehennem çiçeği. 8/10."

2 Ocak 2017 Pazartesi

"BAJRANGI BHAIJAAN"

-30.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen: Kabir Khan
-Harshaadi Malhotra, Salman Khan ve Nawazuddin Siddiqui başrolde.
-Imdb: 8.1
-2016, Hindistan yapımı.
-Tür: Aksiyon-Dram-Komedi


     Tam olarak nereden başlasam bilemiyorum. Yazdan beri izleyeceğim filmlerin başında geliyordu ilk olarak onu vurgulayayım. Yine bir arkadaş önerisi ile izlemiş olduğum ilk Salman Khan filmi. Evet, Salman Khan'ı daha yeni mi izliyorsunuz dediğinizi duyar gibiyim. İnanın ben de şaşkınım. Film bittikten sonra ki bir saat boyunca ben bu filmi nasıl izlemem diye kendime yapmadığımı koymadım diyebiliriz. Geç keşfetmiş olsam da sonuca bakıyoruz efendim.

    Filmin konusundan bahsedeyim, Pakistan da yaşayan bir ailenin konuşamayan küçük kızlarının hayat hikayesi anlatılmakta. Küçük kız bir gün eve dönerken ayağı kaymasını sonucu neredeyse bir uçurumdan yuvarlanıyor ancak ağaç köküne tutunarak hayatta kalmayı başarıyor. Konuşamadığı ve bunun akabinde yardım isteyemediği için küçük kızı bulmaları epey zamanlarını alıyor. Bunu gören aile kızlarının konuşabilmesi için kendilerini Hindistan'a giden bir trende buluyorlar. Dönüş yolunda tren kısa bir anlığına, herkesin uyuduğu ancak küçük kızın uyanık olduğu bir an, duruyor ve dışarıda ki kuzuların peşine düşen küçük kız trenin tekrar hareket etmesiyle dışarıda olduğu için Hindistan'da kalmış bulunuyor. Şans bu ya küçük kız Hindistan'da gerçek anlamda bir iyilik timsali olan Bajrangi tarafından bulunuyor ve Bajrangi'nin onu evine götürme yolculuğu böylelikle başlamış oluyor. Filmde hem dini farklılıkları hem de ülkeler arası ilişkileri ele almışlar. Hindistan ve Pakistan gibi iki ülke düşünülünce ne denli zorluklar yaşanılacağı sanırım aklınızda şekillenecektir.

     Filmin konusunu yine okumadan izledim ve böyle bir konuya bağlandığı için oldukça şaşkınım. Gerçekten hiç beklemiyordum. Küçük kızın oyunculuğu beni büyüledi. Nasıl içten, nasıl duygu doluydu anlatamam. Film boyunca yanaklarını sıkmakla koşup sarılmak arasında gidip geldim diyebilirim. 

     Genel bir Hint filmi özelliği miydi, yoksa Salman Khan'a özgü bir durum muydu bilmiyorum fakat bu kadar derin bir konu ancak bu denli eğlenceli şekilde ele alınabilirdi. Bu da filmin en büyük artısıydı bana göre. Eğlenceli olduğu kadarda yer yer o denli drama bağladı ki bir dakikasında gülüyorsam diğer dakikasında ağlıyorken buldum kendimi.

       Gerek filmdeki müzikler, gerek karakterler, olaylar, durumlar, yerler hepsi o denli renkliydi ki. Bollywood bana her zaman sıradan olanı en değerli hazine haline getirir gibi gelir zaten. O denli özgün ve gerçekçi oluyorlar ki. İlişkileri ve söylemleri bana soyut bir hava katmıyor hiçbir zaman. Pavan bu yüzden ütobik bir iyilik timsali gibi gelmedi. Gerçekten bunu yapabilecek bir İNSAN olarak düşündüm en başından beri. Çünkü o samimiyeti ve inancı size aşıladı. 

         Filmde beni rahatsız eden hiçbir şey olmadı. Yalnızca olayları anlatırken bazı sahnelerde sinir katsayımın yükseldiğini söylemeden edemeyeceğim. On yaşında ki bir çocuktan nasıl zarar gelebilir ki? Ancak o denli güvensiz hale geldik ki sanırım bu sorumun cevabına bile binlerce ilginç ve acı dolu örnekler verebiliriz şu zamanlarda.

          Kesinlikle izlenmesi gereken filmlerde üst basamaklara koymanız gereken bir film bana göre. Özellikle canım yurdumun, insanlarımın şu an da böyle bir ruha ihtiyacı varken. Tam da bu yüzden:

    Hangi dilden, dinden, ırktan olursak olalım, hangi düşünceyi benimsersek benimseyelim, isteklerimiz olabildiğince uç noktalarda olursa olsun, her şeyden, hepsinden önce unutmamamız gereken şey insan olduğumuz. Aynı dünyaya gözlerimizi açıp, aynı havayı soluyor oluşumuz.

     Şu an o denli bir durumdayız ki hepimizin bir anne babası olduğunu unutuyor, geride hiç kimseyi, hiçbir şeyi bırakmayacakmışçasına kendimizi en derin çukurlara atıyoruz. Yaptıklarımızın sonucunu düşünmeden, fütursuzca, cehaletle.

    Halbuki kendimize inanmayı bıraktığımız o gün bulunduğumuz sularda çekilecek, en dibi, en karayı boylayacağız. Yapmayalım. Kendimize bu sonu yazmayalım. Bize en uzak olan insanın bile gözünde yaş var şu an. Farkına varalım!


"Bu sefer hissiyatlarımı bir kitabı anlatarak ele alıyorum. Bajrangi Bhaijaan oldukça somut şekillerde KÜÇÜK PRENSi aklıma getirmiş oldu. Koşuyoruz, nereye gittiğimizi bilmeden. Çünkü koşmamız söyleniyor. Hayatta kalmamız lazım ya. Kırılıyoruz, kırıyoruz bu uğurda. Ama en çok kırılmamak için kırmaya başlıyoruz. Ve böylelikle empati yapmayı unutuyoruz. Çünkü benliğimizden azar azar koparıyor,  onu yok ediyoruz. Sistematik hale gelerek yaşıyoruz böylece. Kalbimiz var ama artık attığını bile hissedemez oluyoruz. Küçük Prens haklı, dünya yaşanılacak bir yer değil artık. 8/10"


1 Ocak 2017 Pazar

THE PERKS OF BEING A WALLFLOWER, SAKSI OLMANIN FAYDALARI"

-29.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen: Stephan Chbosky
-Emma Watson, Ezra Miller ve Logan Lerman başrolde.
-Imdb: 8.0
-2012, Amerika yapımı.
-Tür: Komedi-Dram

   Filme başladığım ilk an konusuna bakmadığım için basit bir gençlik filmi olacağı düşüncesindeydim. Hani eğlenceli ve gün geçirmelik film arayışına gireriz ya, aynı öylesi. Ancak itiraf etmeliyim ki beni bozguna uğrattı. Sanırım filmde amaçladıkları şeyde buydu. Bizi bambaşka bir beklenti ile karşılayıp inanılmaz bir yere bağlayarak dumura uğratmak. Tebrik ediyorum, başarıya ulaştılar. 💫

    Filmin temelini lise döneminde bir grup arkadaşın hayatla imtihanları oluşturuyor diyebilirim. Charlie liseye yeni başlayan biri ve geçen sene en yakın arkadaşı intihar ettiği için psikolojik olarak çökmüş bir durumda, dolayısıyla da arkadaş edinmekte son derece başarısız. Bunun yanındaysa ilk aşkı olan Sam bir dönem kötü bir şöhretle anılmış olup artık öyle biri olmasa da onun sanrılarını çeken bir kız. Bu yüzden kendini tam anlamıyla iyi bir şeye layık görmüyor. Sam'in üvey kardeşi Patrick filmin en renkli karakteri olarak görünse de eşcinsel bir karakteri ve onun yaşamış olduğu zorlukları yaşatıyor. Toplum tarafından kabul görmeyen ve bunun isyankarlığını dolaylı yollardan da olsa belli eden bir karakter. İşte bu üç gencimizin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alıp sonunda cinsel istismar gibi bir konuyla birleştirilmiş başarılı bir yapım.

   Logan'ın bir çok filmini izledim ve izlediklerim arasında oyunculuğunu en iyi bulduğum filmdi. Charlie hepimizin yaşamış olduğu bir takım korku ve düşünce ayrılıklarını bize o denli iyi aktardı ki. Emma inanılmaz bir oyuncu olduğunu bir kez daha göstermiş. Açıkçası büyülendim. O içine sıkışmış olduğu geçmişi ve ondan kurtulma mücadelesi bakışlarından bile anlaşılıyordu. Bu yüzden bakışları bile anlatmaya yetmişken oyunculuğuna söyleyecek başka sözüm yok. Ezra Miller, evet. İlk kez izledim. Ve sanırım filmin deviydi diyebilirim. Öncelikle bulunduğu karakteri o denli iyi taşıdı ki kendimi ona hayran olmaktan alıkoyamadım. Her zaman en çok gülenlerin en içli insanlar olduğunu düşünürüm. Ve bu karakter bunun en iyi örneğiydi.

    Tam anlamıyla oturtamadığım yerler olmadı mı, oldu. Film aslında arkadaşlık üzerine kurulu gibi görünse de altında cinsel istismar gibi derin bir konuyu barındırırken bunu vermekte biraz eksik kaldıklarını düşünüyorum. Evet belirli yerlerinde izleyiciye vermiş oldukları  mesajlar ile olayın buraya bağlanacağı açıklanabilir olsa da bu denli derin bir konunun üzerinde gerçek anlamda durulduğunu düşünmüyorum. Yani sonu açıkçası biraz oldu bittiye gelmiş.

       Ancak bütünüyle baktığımda başarılı bir film olduğunu iç rahatlığı ile söyleyebilirim. Ve işte benim bu filmden çıkarımlarında şöyle olacak: Hayatta iyi kötü birçok şey yaşıyoruz. Bazen yapmış olduğumuz seçimler bizi oldukça yanlış yollara götürebiliyor. Ama unutmayalım ki o yanlışı görmeden doğrunun ne olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden seçimlerimizden her ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyelim. Yol nereye çıkıyorsa çıksın. Ki çıkacaktır..

   Korkularımız var, bir de umutlarımız. Ve kabullenmek istemediklerimiz. Zor, çok zor belki. O kabullenme büyük bir ihtimal paramparça hale getirecektir bizi. Ama her ne olursa olsun yaşamamız lazım. Yara aldıktan sonra ayağa kalkıp o yaraları saracak bir şey bulmamız lazım. Çünkü önümüzde ki yol uzun. Ve zorlu.


"Hissiyatlarımın bir meyveye dönüşerek filmi aktarmasını sağlayacağım bir uygulama yapacağım şimdi. Benim için bu film bir NARdı. Neden mi? Dışarıdan bakıldığında kalın ve sapasağlam bir kabukla sarılıdır ancak içi binlerceye küçük parçadan oluşur. O kabuk bizim etrafımıza ördüğümüz duvarlarımız. Çoğu zaman kendimizi koruma sebebiyeti ile. Bazen soğuk bir kişiliğin arkasına saklanırız bazen de dünyada ki her şey bizi mutlu ediyormuş gibi sürekli gülümser ve polyanacılık oynarız. Ancak içimizde binlerce parçaya bölünmüşüzdür belkide. Bilemeyiz. Neler düşündüğümüzü, nasıl fırtınaların bizi sarmalamış olduğunu hiçbir zaman tahmin edemezler. İşte hayatın ta kendisi burada başlıyor. Ve tüm bunlara baktığımda benim filme vereceğim puan; 7/10 oluyor."