"PARFUME: THE STORY OF A MURDERER, KOKU: BİR KATİLİN HİKAYESİ"
-15.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Tom Tykwer
-Ben Whishaw, Alan Rickman ve Rachel Hurd-Wood başrolde.
-Imdb:7.5
-2006, Almanya yapımı.
-Tür: Gerilim, Psikolojik
-Tür: Gerilim, Psikolojik
Kendimi baz alarak düşündüğümde bu sefer ilginç bir durumla karşı karşıyaydım diyebilirim. Konusuna bakmadan izleme ilkemi bozup, konuya tam anlamıyla hakim olarak izledim bu sefer filmi. Bun nedeni filmi daha öncesinde izleyen arkadaşlarımın konuşmalarına az da olsa kulak misafiri olmam olabilir. Yahut çok bilinen bir eserin filmleştirilmesi de olabilir. Buna rağmen kitabını (henüz) okuyamadığımı üzülerek belirtmek istiyorum.
Filmin içeriğinden bahsetmeme gerek olmadığı düşüncesindeyim çünkü zaten film en son sahneyle başladığı için sonunu bilerek filmi seyretmeye başlıyorsunuz. Bir nevi de olsa. Ancak yine de kısaca bahsedecek olursam bin sekiz yüzlü yılların Fransa'sında, Paris sokaklarında işlenen bir kadın cinayeti ile başlayan diğer kadın cinayetlerini konu ediniyor. Ve tüm bu cinayetlerin ortak bir amacı var. Katilin kurbanlarının kokusunu saklama isteği.
Açıkçası filme bir ön yargı ile başlamıştım. Aynı düzlemde ilerleyen basit bir yapım olacağı düşüncesindeydim. Yanılmış olmam bu sefer sevindirdi.Çünkü film öyle bir sona bağladı ki, inanılmaz zekiceydi.
Filmin bir dönem filmi olması yine yapıma olumlu bir yön vermişti. Çünkü Fransa'nın o zor zamanlarını, sefaletini, açlığını bize çok iyi yansıttılar. Fransa halkı o dönem kusursuzca işlenmiş gibi bir fakirliğin içerisinde, buna tuz biber olurcasına pis bir kokunun eşliği ile yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu durum sanırım sonrasında verilen mücadelenin cevabını bizlere iyi bir şekilde veriyor.
Başrol oyuncumuz Ben Whishaw gerçekten çok başarılıydı. İzlerken kendisinden ciddi anlamda etkilendiğimi söylemeden edemeyeceğim. Rolünün en has noktası olan psikolojik durumunu o denli iyi ifade etti ki gerçekten bir katili anlamaya çalışmak için çaba gösterdim. Zaten filmin geneline baktığımızda oldukça yoğun psikolojik sanrılarla örülü bir yapım olduğu su götürmez bir gerçek. Ben genel de gerilim türünde ki filmlerin psikolojik vakalar ile desteklenmesini fazlasıyla severim. Şu kesmeli, biçmeli, amaçsızca vahşet içeren (sanki görmeye ihtiyacımız varmış gibi ) filmler bana yönelik değil anlayacağınız. Yani demem o ki tam anlamıyla izlerken düşündüren bir gerilim yapımıydı film.
"Gelelim hissiyatlarımıza. Sanırım ilk defa Freud'a katılıyorum. İçimizde bir saldırganlıkla hayata açıyoruz gözlerimizi. Ancak bunu bastırıp devam etmek ya da dizginlemeyerek ilerlemek.. Böyle bir seçimin arasında ilerliyor yaşantımız. Azra Kohen bir söyleşisinde tüm insanlığı kendi türevleri olarak gördüğünü ve bu düşünceyle yaklaşarak herkesi anlamaya çalıştığını söylemişti. Yani aslında hayat bir paralel evren de herkes herkesin bir diğer olasılığı olarak yaşamını sürdürüyor. Ben olsaydım? sorusunun cevabı gibi bir şey aslına bakarsanız. Bu filmi izledikten sonra ne demek istediğini daha iyi anlamış oldum sevgili Akilah'ın. Çünkü film boyunca ben de aynı düşüncelerle aklımı kurdum durdum. İşte bu yüzden bu sefer zamanın sembolü olan herhangi bir şeye açmak istiyorum kapıları. Misal SAATlere. Zamanı durdurmak ya da geri alabilmek mümkün olsaydı diye düşünüyoruz ya hani bazen. İşte tam öyle bir an da etrafınıza bakın derim. Tüm herkesin seçimleri aslında bizim seçimimiz olduğunu bir de çıplak gözlerle görelim diye.8/10."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder