16 Ocak 2017 Pazartesi

"DEVDAS"

-12.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Sanjay Leela Bhansali
-Aishwarya Rai, Madhuri Dixit ve Shah Rukh Khan başrolde.
-Imdb: 7.2
-2002, Hindistan yapımı.
-Tür: Dram

     Filme ilk başladığım sıralar eğlenceli ve romantik bir aşk filmi izleyeceğimi düşünürken nasıl öyle bir sona ulaştık, inanın ben de bilmiyorum. Yapım yılını dikkate aldığımda gayet başarılı bir film olduğunu söyleyebilirim. Ancak günümüz baz alındığında fazla klişe ve abartıydı.

     Dürüst olmak gerekirse Devdas karakterini hiç ama hiç sevmedim. Başına gelen hiçbir şeye de üzülmedim. Çünkü bazen yaptıklarımızın sonucunu düşünmeden hareket etmek bizi bu gibi ağır sınavlardan geçiriyor. İnsanın kendine yaptığını cümle alem bir araya gelse yapamaz diye boşuna dememişler sonuçta.

     Filmimiz Devdas ve Paro adında ki birbirini seven iki gencimizi konu alıyor. Devdas 12 yıl sonra yurtdışından ülkesine dönüyor. Çocukken birbirlerine aşık olan bu ikilinin duygularının halen daha süregeldiğini öğreniyoruz. Kızın ailesi bir çiftçi iken çocuğun ailesi Hindistan'ın önde gelen zengin ailelerinden, bu yüzden Devdas'ın ailesi kızı istemiyor. Ancak bunu o denli aşağılayıcı bir şekilde dile getiriyorlar ki bunun sonucunda ikisininde hayatını mahveden bir durum ortaya çıkıyor. Bu aşağılamaya oldukça içerleyen Paro'nun annesinin uğraşları sonucu, kızımız Hindistan'ın en zengin ailesine gelin gidiyor. Ve böylelikle hazin son: Devdas'da kendini içkiye ve alemlere veriyor. Yani resmen biçare bir şekilde kendini mahvediyor. En çok sinirlendiğim noktaydı hemen kabullenmiş olması.

     Yaptığının hata olduğunu fark ettikten sonra bile düzeltebilmek için hiçbir çaba sarf etmediği yetmiyormuş gibi bir de kızı kendi elleriyle gelin evine götürdü. Kimse kusura bakmasın ama bu bana göre ahmaklığın son boyutudur.

     Ancak karakteri düşündüğümde,  kendisine hiç bakmadan insanları yargılayıpta kendisini üstün gören, buna rağmen de çok zayıf bir kişiliğe sahip güçsüz ve asalak geçinen biriydi. Hele ki diğer kadına söylemleri, işte benim son noktam orasıydı.

     Paro için ne olumlu ne de olumsuz düşüncelerim var. Sanırım ortalarda bir yerlerde kaldım. Aslında filmin başlarında çocuksu hallerini çok sevmiştim. Olaylarla birlikte olgunlaşıp bambaşka birine dönüşümünü izliyorsunuz film boyunca zaten. Ancak Paro'yu izlerken güzelliğine kapılmıyor değilsiniz. Bollywood'un Angelina Jolie'si diye boşa dememişler. İnanılmaz bir güzelliğe sahip kendisi. Bu da şüphesiz ki filmin en büyük artısıydı.

     Genel olarak düşündüğümde beni en çok etkileyen karakter fahişe rolünü üstlenen kadındı. Hem oyunculuğu hem güzelliği, duruşu, cümlelerini söyleyiş biçimiyle bile içimize dokunduğunu söyleyebilirim. Gerçekten filmin en büyük oyuncusuydu bana göre. Gerek hayat hikayesi gerek de Devdas'ın ona yaklaşma biçimi ve kadının buna karşı duruşu bana inanılmaz bir tat verdi izlerken. Güçlü karakterlere bir saygım var, güçlü kadın karakterlere de hayranlığım inanılmaz boyutlarda. Ve film boyunca Devdas'ın en büyük sınavının da o kadın olduğunu düşündüm. Yan karakter üzerinden oldukça isabetli mesajlar veren ve çok iyi yerlere değinilen bir film olmuş fikrimce.

     Hindistan ne yazık ki Kast'a en uç noktalarda rastladığımız bir ülke. Filmin geneli de bunun üzerine kuruluydu. Kişiyi aklıyla ele almak yerine parasını ve itibarını tartarak karşımızda bulundurduğumuz sürece her şeyi bir kenara bırakıyorum, tüm adaletsizliği ve ayrımcılığı, özümüzde hiçbir zaman insan olmayı öğrenemeyeceğiz. Ve bunun sonucunda çok büyük kayıplar verecek, en acı durumlara maruz kalacağız. 

     Öfkelendim, üzüldüm, içerledim ama en önemlisi kızın annesinin o malum sahnesinde gerçekten duygulandım. Yapış şekli, dile getirdikleri, anlatmaya çalıştıklarını her ne kadar yanlış yoldan anlatmış olsa da o karşı duruşu, savunmayı iliklerime kadar hissettim aslına bakarsanız. Bir insanın yok sayılmasının, yok sayılmayı bırak en aşağı mertebeyi itilmenin o acı anı beni sarmaladı. Tam o sırada üzüldüğüm kişi bunu yapandı, Devdas'ın annesi.

"Her şeyi bir kenara koyduğumda hissiyatlarıma bakıyorum da, PORTAKAL ÇİÇEĞİnin kokusunu buram buram hissediyorum. Adeta ben buradayım diyor. Öyledir ya normalde de. Metreler öncesinde size yerini belli eder. Hava bile kendini değiştirir onun bulunduğu yerde. İşte hayata karşı tam anlamıyla böyle bir duruş sergilemeli insan. Fırtınalar, yağmurlar, soğuklar görmedi mi o? Elbette gördü. Çekip gittiğinde bile meyvesini bırakmayı ihmal etmedi ama. Çünkü vazgeçmedi. Olan hayatı kabullenip köşesine çekilmedi, çabaladı. Ama bunu yaparken de benliğinden hiçbir şey kaybetmedi, duruşunu bozmadı. 7/10."


11 Ocak 2017 Çarşamba

"INTERSTELLAR, YILDIZLARARASI"

-05.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Christopher Nolan
-Matthew McConaughey, Anne Hathaway ve Jessica Chastain başrolde.
-Imdb: 8.6
-2014, Amerika yapımı.
-Tür: Bilim Kurgu

     Çok uzun zamandır izleme listemde olan bir film. Doğrusunu söylemek gerekirse süresini görünce bir türlü cesaret edememiştim. Ancak bilim kurguya meraklı birisi olaraktan artık daha fazla geciktirmemem gerektiğini düşündüm. Ve izlemeye koyuldum. İtiraf ediyorum bir oturuşta yine de izleyemedim. Kore filmleri de uzun sürüyor ancak onlar merak duygusunu öyle bir yere bağlıyorlar ki izleyebiliyorum. Amerikan yapımları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

     Mükemmel bir film miydi? Hayır. Kötü müydü peki? Tabi ki hayır. Güzel ve aydınlatıcı bir film olduğunu düşünsem de muazzam diyemem. Dediğim gibi ilgililerine güzel bir film, ancak bilim kurgudan hoşlanmayanlar filmi sıkıcı bulacaklardır.

     Filmin konusu dünyada ki zamanımızın artık dolduğunu göstermeleriyle başlıyor. İklim değişiklikleri ile birlikte açlıkta boy göstermeye başlamış. Dünya'nın son anlarında yaşamaya başlıyoruz film başladığında ve bu gerçekten aydınlatıcı ve bir o kadar da rahatsız edici bir olgu. Şu an bu durumda olmasak da bir neslin o şartlarda yaşayacak oluşu kaçılmayacak bir şey. Hiç olmazsa bunun süresini uzatalım demeye sevk ediyor umutsuzca insanı. Konumuza dönecek olursam, insan ırkının yok olmaması için sevgili astronotlarımız ve bilim insanlarımız yeni bir gezegen arayışına çıkıyorlar. Bu arayış ile baş rolümüz iki çocuğunu ve babasını arkasında bırakmış oluyor. Bilim Kurgu evet ama sık sık dram izleri de taşımış bir yapımdı.

     Matthew'u hep romantik-komedi tarzında izlediğim için açıkçası böyle bir tarz da gelmesi beni şaşırttı. Yakıştığı aşikar elbette. Yalnız bu filmde Anne Hathaway'in işi ne, gerçekten anlayamadım. O denli altı boş bırakılmış ve gereksiz bir karakter gibi geldi ki. Yani olsa da olur olmasa da. Ama ben kendisini pek filme ait hissetmedim ne yalan söyleyeyim. Bence kendisi de hissetmemiş olacak ki oyunculuğu şimdiye kadar izlemiş olduğum en kötü haliydi.

     Ciddi anlamda basit bir anlatım ile konuyu ve bilimüstü olayları o denli iyi verdiler ki kendimi üçüncü bir şahıs gibi hissetmedim. Her ne kadar işleyişin yavaş olmasından yakınmış olsam da bilim konusunda merakımıza yol açacak olaylara değinildiği için aynı zamanda da bir izleme isteğine yol açmış oldu. Yalnız yine de kurgudan endişeleri olmalı ki olayı bilim kurgu da bile kadere bağladılar. Tebrik ediyorum. "Kızım seçilmiş kişiydi. Onun kaderinde bu var." Gerçekten mi? Açıkçası bu an da bir hayli güldüğümden emin olabilirsiniz. Ee biz de insanoğluyuz sonuçta. Son sahne de üzülmedim dersem yalan söylemiş olurum. Kızının cümlesine katılıyorum. "Hiçbir ebeveyn çocuğunun ölümünü yaşamamalı."

     Hayatta ki adımlarımız her daim doğru atılmış olacak diye bir kaide yok. Bazen geri adım atmayı da bilmemiz gerekiyor. İş işten geçmeden önce hareket edişimiz ne denli doğru diye düşünürsek şayet attığımız her adım da bir o kadar sağlam olacaktır. Bunun korkaklıkla ya da geri durmakla alakası yok. Bu tam anlamıyla ihtiyatlılık. Sonradan pişman olmak varken neden kendimizi göz göre göre ateşe atalım ki? Sonuçlarını düşünelim. Bizim için değil sadece, bizle birlikte dokunduğumuz herkesin hayatı için de.

"Bu sefer bana bu filmin hissettirdikleri yine bir renkte can buluyor. GRİ. Ne tam anlamıyla siyah ne de beyaz. Ortalarda bir yerlerde işte. Arada kalmış. Ya da bir nedenden arada bırakılmış, elinde değil. Biraz daha önünü görebilse belki apaçık hale gelecek. Ya da tüm umutları yavaş yavaş kararmaya yüz tutacak. Bilmiyor ki Gri. Hareket etmiyor. Etmekten korkuttular çünkü. Ancak neden tek bir yönden bakmalı ki bu duruma? Tamam, elden bir şey gelmiyor ama ille de eyleme mi geçmek lazım. Bunu hiç düşündü mü Gri? Bence düşündü. Çünkü ne koyu gri dedik ne de açık gri. O bile isteye tam ortada durmuş zaten. 6/10."

9 Ocak 2017 Pazartesi

"SASAYAKİ - MOONLIGHT WHISPERS"

-05.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Akihiko Shiota
-Kenji Mizuhashi ve Tsugumi başrolde.
-Imdb: 7.2
-1999, İsviçre yapımı.
-Tür: Dram, Psikolojik (+18)

     Filmi günler öncesinde izlemiş olmama rağmen yazmaya bir türlü cesaret edemedim. Çünkü tam anlamında tıkandığım bir yapım oldu. Sanki ne söylersem söyleyeyim filmi tam anlamıyla anlatamayacakmış gibi hissediyorum. İlginç, karmaşık ama en çok sarsıcı bir filmdi. Kiminiz belki de bu filmi çok sığ bulacaksınız. Kiminiz de basit bir erotik film düşüncesiyle yargılayıp belki izleyeceksiniz belki de izlemeyeceksiniz.

     Çok kısa, tam derine inmeden filmden bahsedeceğim. Son derece normal bir lise öğrencisi olarak görünen iki genci görüyoruz filmde. Uzun zamandır birbirlerine karşı bir şey hisseden gençlerimizin bir gün hislerini dışa vurmalarıyla sonrasında oluşan karmaşık, alışa gelmemiş sado-mazoşist ilişkileri konu alınmış filmde. Aslında film iç hesaplaşmalardan oluşuyor diyebiliriz. Dışarıdan verdikleri görüntü haricinde aslında nasıl bir insan olduklarını çok ağır bir şekilde anlatmışlar. Başarılı mıydı? Benim için evet. 

     Birliktelikleri başladıktan sonra fark ediyoruz ki erkek başrolümüzün istediği türde ilişki bu değilmiş. Ancak kız çekmeceyi açmasaydı bunu hiç dile getirir miydi bilinmez. Gerçi karakterinin korkak ve güçsüz yapısını düşündükçe hiç mi hiç sanmıyorum. Olay aslında kadın başrolümüzdeydi. Filmin sonuna kadar iç hesaplaşmasını o denli iyi yansıttı ki, oyunculuğunu gerçekten takdir ettim. Normal bir türde ilişkileri olmadığı için erkek arkadaşına öfkeli gibi görünse de bence asıl öfke kaynağı kendiydi. Çünkü içinde bir yerlerde kendine itiraf edemediği bir yanı olduğunun farkına varmaya başladı. Zaman ilerledikçe de bunu çıplak gözlerle görmüş olduk zaten. 

     'Kimse göründüğü gibi değildir'in altında aslında başka anlamlar taşıdığını düşünüyorum filmin. Toplumun kabul gördükleri haricinde ki dünyayı ele almışlar. Bu yüzden bence bir baş kaldırıydı da aynı zamanda. Bu demek değil ki ilişkilerinin sağlıklı olmayan bir tarafı yok. Baştan aşağı hastalıklı bir durumdu. Her ikisinin de baş etme mekanizmalarını düşündüğümüzde bu açık bir şekilde ortaya konulmuştu. 

     Filmi izlediğim süre boyunca, aslında içimizde barındırdığımız gerçeklerin ne denli farkındayız diye düşünmedim değil. Dışarıya zaten dürüst değiliz, peki kendimize? Olmadığımızın farkındayım. Olmuş olsaydık eğer içerisinde bulunduğumuz dünya şu an ki halinden bambaşka bir yer olurdu hiç şüphesiz ki. Peki bizi tam olarak durduran şey ne? Kabul görememe korkusu mu? Kim tarafından, ne için? Sonunda varacağımız yer belliyken biraz fazla düşündüğümüz ve uğraştığımız hiç gelmiyor mu aklınıza? Ya da hiç çaba sarf etmediğimiz? Tam anlamıyla içsel bir sarsıntı geçirmeme neden oldun Sasayaki.

"Tüm bunlar bir araya geldiğinde ve bir hissiyata dönüştüğünde aklıma gelen tek şey YAĞMURLU BİR GECE. Tüm duygu ve düşüncelerim yağmurlu bir akşamda hayat buluyor anlayacağınız. Hani böyle bardaktan boşanırcasına yağma deyimi vardır ya, tam öyle bir yağmur. Hatta mümkünse elektriklerinde olmadığı, buğulu camınızla ve battaniyenizle sizi başbaşa bırakan bir an. Öyle zamanlar ben hayatı sorgularım. Belki daha karmaşık hislere çıkacaktır kapılarım ancak sonuna kadar giderim. Sorgularım, ararım. Çoğu zaman ne istediğimi bilmeden. Çünkü her yaşantı bana aslında olduğumu düşündüğüm ancak olmadığımı bildiğim kişiyi hatırlatıyor. Bu yüzden benim bu filme puanım 7/10."


6 Ocak 2017 Cuma

 "COHERENCE, PARALEL EVREN"

-03.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: James Ward Byrkit
-Emily Baldoni, Maury Sterling ve Nicholas Brandon başrolde.
-Imdb: 7.2
-2013, Amerika yapımı.
-Tür: Bilim Kurgu, Gerilim

     Her zaman bir filmin konusuna bakmadan, yalnızca öneri üzerine film izlemeye dikkat ediyorum. Neden mi? Çünkü filmin konusunu öğrendiğim zaman, hele ki fazlaca önerilen ve yorum yapılmış bir filmse çok fazla bir beklenti içine giriyorum. Sonuç? Hüsran!

     Yani o denli iyi yorumlar almıştım ki film hakkında, belki on farklı kişiden "izle, mükemmel" diye yönlendirmelere maruz kaldım. Bir de söz konusu "paralel evren" gibi bir konu olunca dedim sanırım ortaya mükemmel bir yapım çıktı. Ama nerede? Hala inanamıyorum. Ne düşüncelerle izleyip, sonunda ne buldum.

     Filmden çok kısa bahsedecek olursam, bir grup arkadaş bir akşam yemeğinde bir araya geliyorlar. Zamanlama olarak, kuyruklu yıldızın dünyaya çok yakın bir yerden geçeceği bir akşam olacak. Bunun hakkında bir takım bilgilendirici konuşmalarla başlıyor film. Bir andan sonra elektrikler gidiyor ve devamında da (sözde) garip olaylar yaşanmaya başlıyor. Elektrikler gittiği esnada tek bir evde ışık olduğunu fark edip bunun nedenini anlayabilme çabasıyla kendilerini dışarı atıyorlar. Sonradan anlıyorlar ki onlar kendileriymiş. Daha doğrusu kuyruklu yıldız geçtiği esnada bir çok paralel evren tek bir düzlemde birleşiyor ve kendilerinin bir çok alternatifi ile karşılaşmış oluyorlar. Sonrasındaysa amaçsız bir kendilerini öldürme çabasına giriyor filmdeki karakterler. 

     Düşük bütçeli bir film olduğunu göz önünde bulundurarak yorum yapmaya çaba göstereceğim. Oyuncularda profesyonel değil. Hatta konuşmalar doğaçlama gerçekleşmiş, belli bir senaryoya bağlı kalındığı an çok az olmuş. Yine de bu denli iyi bir kurgu nasıl bu hale sokulabilir aklım almıyor. Öncelikle tüm evrenler tek bir düzlemde birleştiler, anlıyorum. Ama neden hemen öteki benliklerini öldürme çabasına giriştiler? Yani burada mantık bulamadım. Filmde daha ne olduğunu anlayamadan olay 'gidelim diğerlerini öldürelim'e dönüştü. Sen böyle bir durum ortaya çıkarırsın, ancak bu durumdan önce belirli bir zemin hazırlarsın ki havada kalmamış olur. Aslında bir an o zemini hazırlamaya kalktılar. Adamlardan biri(gerçekten adını hatırlamıyorum) benim öteki benliğim bağımlının önde gideni hepimizi öldürmeden ben onu öldüreceğim diyerek kendini ortaya attı. Onun anlatmaya çalıştığı kendisinin bir zamanlar alkolle sorununun olduğu ve bundan kurtulmuş olmasaydı dönüşeceği kişiyi vurgulamasıydı. Eğer ki bunu bize filmde düzgün bir şekilde aktarabilselerdi hadi bir nevi. Tabi orada ki bir çoğunun böyle bir sorunlu geçmiş yaşamasının desteğiyle birlikte. Yine de kurtarmıyor.

     Şimdi ilk paralel evrenlerle 'Fringe' dizisinde tanışmış olduğum için, o denli iyi bir dizinin ve oyunculukların üzerine sanırım bu filmi kabul etmem zor olacaktı. Çünkü dizide kurgu bize o denli iyi verildi ki ister istemez paralel evren denilince aklıma Fringe geliyor ve onun düzeyinde bir şeyle karşılaşma beklentisine giriyorum. Affet beni Walter. Senin üzerine birisini daha izleyebileceğimi düşünmem başlı başına hataydı zaten. <3

     Hadi başlangıçta gerilim tarzı için iyiydi. İlerledikçe konuya da bağlanır ve heyecan verilir diye düşünüyordum. Konuya bağlanmayı geçtim konudan iyice koptular. Sonradan koptuklarını fark edince filmin son dakikasında tamamı ile gereksiz bir şekilde sarışın kızın kendini öldürme uğraşları ile konuya dönmeye çalışılınıp filmi bitirdiler.

     Bir film ancak bu kadar kötü bitirilebilinirdi. Tabi bunlar benim şahsi görüşlerim. Belki de sizler izleyip filmi beğeneceksinizdir. Ve benim şu an yazdıklarıma hiç mi hiç katılmayacaksınızdır. Elbette, neden olmasın? Önemli olan farklı düşüncelere aynı gözlerle bakabilmek zaten. 

     Filmden gerçekten bir çıkarım yapamıyorum şu an. İlk defa bana bir film bir şey hissettirmedi sanırım. Belki de bu durum benim başıma gelmiş olsaydı öteki benliğimi katletmek yerine ona sarılmış olacağımı düşündüğüm içindir. Bir an için filmi yaşıyorsunuz varsayın, benden bir tane hatta bir kaç tane daha var! Allahım var mı bundan güzeli, boy boy fotoğraf çekilip hatıra niyetine saklardım. 😍 Tamam abartıyorum. 

"Paralel Evren için hissiyatlarımı, hepsinin kötü olduğunu belirterek, ESKİ SEVGİLİLERe benzeteceğim. Ne istediğini bilemeyen, bu yüzden sürekli yanındakini de kendisini de muallakta bırakan, hayatına yön vermeyi bir türlü başaramamış bir namca/yoca çingu. Rüzgar nereye yön verirse onunda odağı orasıydı, amaçsız, gayesiz. Tıpkı bu film gibi. 5/10." 

5 Ocak 2017 Perşembe

 "BREAKFAST AT  TIFFANY'S, TIFFANY'DE KAHVALTI"

-02.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Blake Edwards
-Audrey Hepburn ve George Peppard başrolde.
-Imdb:7.8
-1961, Amerika yapımı.
-Tür: Romantik-Komedi, Dram


     Huysuz ve tatlı kadın sanırım Audrey Hepburn'ü tam anlamıyla anlatacak bir ifade olacak. Nasıl zarifsin, ne denli ince bir güzelliğin var Audrey. Film boyunca mest oldum. Nasılsa bizim Yeşilçam'ımızda ki aktrislerimizin yerine koyabileceğim birileri yoksa şu devirde, seninde yerini doldurabilecek kimse olamaz Audrey Hepburn. O tatlı hallerinin, tebessümünün, büyüleyiciliğinin. Filmi sırf senin için bile izleyebilirdim.

     Film, tatlı ve umursamaz kadınımız Holly'nin son derece sade ve boş apartman dairesinde başlıyor. Adını bile koymadığı bir kedi ile yaşayan Holly'nin üst katına bir gün Paul adında bir adam taşınıyor ve bu ilk an da birbirleriyle tuhaf bir ilişki kuruyorlar. Hayatta ki amacı zengin erkeklerin kolunda süs bebeği misali dolaşmakmış ve tek arzusu bir gün Tiffany's den bir mücevher elde etmekmiş gibi davranan Holly'nin yaşantısını konu almış özetle. Holly ve Paul arasında ki yaşantı benzerlikleri de konu alınmış. Nasıl ki Holly bir zengin erkek avcısı ise aynı şekilde Paul da yaşantısını, evli ve oldukça zengin bir kadınla ilişki kurarak onun desteği ile sürdürüyor. Ve sonra bu iki insanın arasında ki ilişki birbirlerine itiraf etmekte zorlandıkları (en azından Holly için) bir hissiyata dönüşüyor.

     1961 yapımı, tarihe dikkat çekelim. 1961 yapımı olmasına rağmen günümüzün modası o denli an be an ortadaydı ki. Elbette ki o dönemin insanlarında ki zerafet şimdilerde olamasa da. New York sokakları halen daha aynı güzellikle, aynı mimariye sahip, yapılar korunup 50 yıl sonrasında da aynı şekilde yaşamını sürdürüyorlar. Bizse tarihi konaklarımızı müteahhitlere vererek yerine beton yığınları inşa ettik. Ne acı. Lafta tarihimizi, geçmişimizi en iyi biz koruruz yalnız. Bu kadar sahte olmayın, kendinizi kötü bir duruma soktuğunuzun farkına bile varmayarak laf kalabalıklarıyla insanları oyaladığınızı düşünmek yalnızca kendinizi kandırmak olacaktır.

     Audrey film boyunca genç bir kadını değil küçük bir kız çocuğunu canlandırdı benim gözümde. Ne istediğini bilemeyen, hep korkuları ile savaşan, hayatta kalmak için müthiş çaba verse de umursamaz tavırlarının arkasına saklanarak var olmaya çalışan acı ama tatlı bir kızdı. Doğru olanın bu olduğuna kendini öyle bir alıştırmış ki gerçek olanı bir türlü göremeyen, aslında görmek istemeyen biriydi Holly. Hüzünle kaplı bir karakter olmasına rağmen beni kendine hayran bırakan bir karakter oldu aynı zamanda da. 

     Elbette ki film boyunca boş zamanlar, yanlış konuşmalar ve çekim yanlışlarını görmek mümkün. Örneğin Holly üzerine çok fazla yoğunlaşılmış, (onların değimi ile) Fred bebeğim, çok eksik bir karakter olmuş benim gözümde. Holly'i sevme hissini bile son sahne de birazcık aldım. Ancak 1961 yılını göz önünde bulundurarak dönemin şartlarını düşününce gerçekten iyi bir yapım olduğunu düşündürtüyor size. Özellikle o dönemde çekilen diğer yapımlarla karşılaştırınca. Halen daha günümüzde izlerini taşıdığımız, moda dünyasının öncüsü olmayı başarmış bir kadının oyunculuğunu göz ardı etmek haksızlık bu yüzden.

     Bu film bana en çok insanlara eleştirel bir şekilde yaklaşmamamız gerektiğini düşündürttü. Çünkü karşımızda ki kişi her ne eylemde bulunuyorsa bulunsun bunun nedenini bilmeden onun hakkında yorumda bulunmak yargısız infazdan başka bir şey değil. Bu yüzden insanları gerçekten tanımadan onlar hakkında kafanızda bir kalıp oturtmak onlara karşı yapılmış olan bir saygısızlık benim gözümde. Yani demem o ki karşınızdakini tanımaya çalışın, tanımıyorsanız da yorum yapmayın. Bu kadar basit.

"TARÇIN.  Mis gibi kokar. Tatlıdır ama aslında acıdır aynı zamanda da. Güzel olduğu kadarda karmaşıktır. Tek başınayken belki tam bir şey ifade etmese de bir şeyle birleştiğinde yanındakini güzelleştirecek kadarda güçlü ve özeldir. 7/10."




4 Ocak 2017 Çarşamba

"COLONIA DIGNIDAD"

-01.01.2017 izleme tarihim.
-Yönetmen: Florian Gallenberger
-Emma Watson, Daniel Brühl ve Micheal Nyqvist başrolde.
-Imdb: 7.1
-2015, Almanya yapımı.
-Tür: Dram, Gerilim, Tarihi

     Sözlerimin tükendiği yapım. Aslında söyleyecek çok fazla sözüm olup da ne söylersem söyleyeyim yeterli olmayacağı film. Sabahın dördünde izlememize rağmen o denli bir ilgiyle izledik ki.Çünkü bizi içine çekti, adeta hapsetti. Film başladıktan 30 dakika sonrasında diken üzerinde oturdum. Hatta son dakikaları odadan nasıl kaçıp gitmedim bilemiyorum. O denli bir ruh halindeydim. İnanamıyorum. Kabullenemiyorum. Nasıl bir acımasızlık bu, anlayamıyorum. Hikayenin gerçek hayattan alınması sanırım beni en çok etkileyen tarafı oldu.

     Film 1973'te Şili de gerçekleşmiş olan hükümet darbesini konu almış. Lena ve Daniel adında ki çiftimiz darbe esnasında bir şansızlık(!) yaşıyor ve Daniel bunun sonucunda suçlu olarak bulunup Colonia Dignidad adlı kampa götürülüyor. Ancak şöyle bir şey var ki bu kamp akıl almaz iğrençliklere ev sahipliği yapsa da dışarıdan oldukça saygınmış ve bir yardım kuruluşuymuş gibi görünen bir yapı. Hatta şöyle ki bir kez içlerine katılanların tekrar dışarıya dönmek gibi bir durumda olamayacaklarını vurguluyor. Bunu bilmesine rağmen cesur kızımız, kurtarıcı meleğimiz(!) Lena sevgilisini kurtarmak adına kendini o cehenneme atıveriyor. (Filmin tek eleştirdiğim özelliğiydi.) İşte sonrasında gelişen olaylar, gerçek yüzlerini bir bir tespit edip kendilerini oradan kurtarmaya çabalama hikayesi böylelikle başlamış oluyor.

     Micheal bu kadar iyi bir oyuncu olduğun için senden nefret ediyorum. Filmin en başından sonuna kadar beni kendinden gerçek anlamda iğrendirdin. Ve bunu yapabilmenin tek yolu çok iyi bir oyunculuk icra etmenden geçiyor. Elimde değil, Su an bile aklıma geldikçe titriyorum, midemi bulandırıyor.

     Filmin başlangıcı ilerleyişine göre inanılmaz boş kalmış. Evet birbirini delicesine seven iki genci görüyoruz. O kadar klişe ki. Yani böyle bir konuya başka bir hikaye desteği veremez miydiniz? Açıkçası erkek arkadaşını kurtarmak için kendini hemen ortaya atan kadın ifadesi artık sinir bozucu olmaya başladı. Evet, filmin tek tasvip etmediğim tarafı bu.

     Emma yine yapmış yapacağını. İnanılmaz oynadı. Yüzünde olan tiksinti ve acı ifadesi filmin sonuna kadar bende de vardı. Birlikte yaşadık her şeyi. Muazzamdı. Daniel'in de hakkını yiyemem ilk başlarda gerçekten zihinsel engelli sandım. Özellikle işkence sahnesi tam zirveydi.

     Filmde bolca komünizm etkileri görüyoruz. Eleştirilen bir devlet ve din. Dini yok sayan bir adam. Yok saymasının yanında kendini tanrı yerine koyan bir adam. Bunun yanı sıra kadını tamamen yok sayarak erkek egemen bir küçük kendi dünyasını kuran adam. Yok saymak demem yeterli gelmeyecektir. Aşağılayan, hatta bir değerinin olmadığı göstermek adına her türlü eziyeti, psikolojik ve fiziksel olarak yapan ve bunu yalnızca karşı cinsinin yapmasını sağlayan bir dünya düzeni. Zavallıcaydı. Acımasızdı ama en çok kahrolası gerçekti. 

     Bir zamanlar gerçekten böyle bir kuruluşun olması gerçekten akıl almaz bir şey. Gerçek yüzlerini gösterme pahasına yapılan fedakarlıklara rağmen olay gün yüzüne çıkarıldıktan sonra bile buna direniş göstermeyen bir topluluk görüyoruz. Tüm kelimelerimin tükendiği yer işte burası. Nasıl korkutulmuş, ne denli bastırılmışlar demek ki. Bu nasıl bir gerçeklik olabilir? Buna nasıl boyun eğilebilir aklım almıyor. Ne zaman geldik bu hale, nasıl bastırıldık bu kadar? Dillerim düğümleniyor.

     Filmin son dakikasında bile kaçabileceklerine ihtimal veremedim, dedim şimdi uçaktan inseler bile orada biri bekliyordur alıp tekrar götürürler. Farkında mısınız beni buna inandırmışlar çünkü. Ben bile oradan çıkışın mümkün olmayacağı algısına düştüm iki saatte. Bu insanlar orada yıllarını geçirmişler. 

     Imdb puanının çok yetersiz olduğu düşüncesindeyim. Kesinlikle kabul etmiyorum. 7.1den daha fazlasını hak eden bir film bana göre. Bu yüzden hakkının verilmediği kanaatindeyim. 


"Hissiyatlarıma bir gönderme yapacak olursam bu sefer de bir renge benzeteceğim. SİYAH. Sanmayın ki bunu karamsarlığımdan söylüyorum. Siyah bana göre güçtür, asilliktir. Aynı zamanda samimiyettir. Gerçeklik algısının en somut örneğidir. Şu zamanlar biz kadınların daha da çok sahiplenmesi gereken her şeydir. Işığı aramayı bırakıyorsak eğer karanlığın tüm ışıklardan çok daha eşsiz bir güzelliğe sahip olduğunun farkına varmak gerekiyor. Bence ihtiyacımız olan şey tam da bu. 8 ile 9 puan arasında bir yerlerde."

3 Ocak 2017 Salı

"PREDESTINATION, KADER"

-31.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen: Micheal Spierig
-Ethan Hawke, Noah Taylor ve Sarah Snook başrolde.
-Imdb:7.5
-2014, ABD, Avustralya yapımı.
-Tür: BilimKurgu

     Dört arkadaş 2017 yılına bu filmi izleyerek girdik. Hatta şöyle, yeni yıla girmişiz, 15 dk geçmiş ancak o zaman fark ettik. İnanılmaz bir deneyimdi, yeni yıla film izleyerek girmek mi? Herkese tavsiye ediyoruz. 😻

     Filmimiz ilk olarak bir bar sahnesinde iki adamın sohbetiyle başlıyor. Aslında John'un barmene hayat hikayesini anlatması ile başlıyor desek daha doğru olur. Sonradan anlıyoruz ki barmen aslında bir zamansal ajan olup 1975 yılında 10.000 kişinin ölümüne yol açan Fiyasko Bombacısı'nı yakalamak için John ile bir iş birliğine girmeye çabalıyormuş. İnanın bundan daha fazlasını anlatmak isterdim ama o denli derin bir film ki tüm ayrıntıları size vermem mümkün görünmüyor. Bu yüzden izlemenizi şiddetle öneriyorum.

     Gelelim filme. Konusuna bakmadan film izleme huyumu çok seviyorum. Çünkü herhangi bir beklentiye girmemiş oluyorum ve film bittiğinde müthiş bir his her yerimi kaplıyor oluyor. Konusuna dair bir fikrimiz olmayınca filmin yarısına kadar yahu ne oluyor bu filmde diye bir anlama çabalarına girdik. Hepsi sonuçsuz kaldı o ayrı. Gerçi başrolün Ethan Hawke olduğunu görünce ben başıma geleceği bilmeliydim. Ethan'ın neredeyse tüm filmlerini izlemişimdir ve kötü olanı geçtim ortalama iyi olduğu bir filmi bile göremedim. Buna bağlı olarak Predestination da muazzamdı. Özetle şaşırdım mı? Hayır. 

     Tamam itiraf ediyorum filmin sonuna kadar hiçbir şey anlamadım. Bir ara çözdüm demiştim ama çözememişim. Bir arkadaşım filmi izlediğinde devrelerin yanacak demişti. Haklıydı, yandı. Ama bence bu filmin iyi tarafı da akıl uçuracak bir kurgusunun olması.

     Kafamda oturtamadığım, mantığımın almadığı birkaç şey var hala. Ancak onlar hakkında da teorilerim var. Sanırım filmin en sevdiğim yanı buydu. Film bitti ama benim üzerinde düşünmem gereken bir çok şey bırakarak bitti. Bu yüzden ilk izlemenizde filmi algılamakta zorlanırsanız bu gayet doğal diyebilirim. İkinci bir izleyişinizi kabul edecek, her şeyin yerli yerine oturmasını sağlayacak bir film.

     Bilim kurguların gerçekliğe yatkınlığı oldukça tartışmalı bir konu bana göre. Çünkü çok fazla teori var. Bu yüzden gerçek hayattan da parçalar taşıyan, çok sık rastlanmasa da var olan, Intersex kavramı ile filmi ele alarak ilerlenilmesi filme inanılmaz bir yön vermiş. Sırf bu olgu için bile oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. 

     Öyle bir paradoksun içerisinde sıkışmak.. Gerçekten akıl uçurucu. Filmde de bize bunu sürekli verdiler zaten. 

     Hepsine bir kılıf uydurabilirim belki ama tek yapamayacağım şey onları tek bir kişi düşünebilmek. Ama aslında böyle değil midir? Kendi içimizde de kim bilir kaç farklı kişiyi barındırıyoruz. Nasıl bir insanken kim bilir nasıl birine dönüşmüşüzdür? Ve en önemlisi başka kimlere hayat vereceğiz yaşamımız boyunca.

     Bu yüzden şüphesiz ki yapmış olacağımız her seçim bizi bambaşka yollara çıkaracak...

"Tüm bunları göz önüne aldığımızda bu seferde aklıma hissiyatlarımı ortaya döken tek bir şehir geliyor. İSTANBUL. Sonsuz olasılığın, heyecanın, korkunun, ihtişamın, tarihin o görkemli şehri. İnanılmaz korkutucu bana göre. Çok güzel ama ürkmemi sağlayan bir şeyler var İstanbul'da. Sanki beni içine çektiğinde güzelliği, yani zehri ile büyüleyerek Rapunzel misali bir şatoya kapanmamı, kendi düşüncelerimle boğulmamı sağlayacak gibi. Yeni dünyalara, yeni umutlara açılan bir kapının yanısıra birçok beklentinin sonuçsuz bırakılacağı bir rüyalar alemi. Bir zakkum ama aslında cehennem çiçeği. 8/10."

2 Ocak 2017 Pazartesi

"BAJRANGI BHAIJAAN"

-30.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen: Kabir Khan
-Harshaadi Malhotra, Salman Khan ve Nawazuddin Siddiqui başrolde.
-Imdb: 8.1
-2016, Hindistan yapımı.
-Tür: Aksiyon-Dram-Komedi


     Tam olarak nereden başlasam bilemiyorum. Yazdan beri izleyeceğim filmlerin başında geliyordu ilk olarak onu vurgulayayım. Yine bir arkadaş önerisi ile izlemiş olduğum ilk Salman Khan filmi. Evet, Salman Khan'ı daha yeni mi izliyorsunuz dediğinizi duyar gibiyim. İnanın ben de şaşkınım. Film bittikten sonra ki bir saat boyunca ben bu filmi nasıl izlemem diye kendime yapmadığımı koymadım diyebiliriz. Geç keşfetmiş olsam da sonuca bakıyoruz efendim.

    Filmin konusundan bahsedeyim, Pakistan da yaşayan bir ailenin konuşamayan küçük kızlarının hayat hikayesi anlatılmakta. Küçük kız bir gün eve dönerken ayağı kaymasını sonucu neredeyse bir uçurumdan yuvarlanıyor ancak ağaç köküne tutunarak hayatta kalmayı başarıyor. Konuşamadığı ve bunun akabinde yardım isteyemediği için küçük kızı bulmaları epey zamanlarını alıyor. Bunu gören aile kızlarının konuşabilmesi için kendilerini Hindistan'a giden bir trende buluyorlar. Dönüş yolunda tren kısa bir anlığına, herkesin uyuduğu ancak küçük kızın uyanık olduğu bir an, duruyor ve dışarıda ki kuzuların peşine düşen küçük kız trenin tekrar hareket etmesiyle dışarıda olduğu için Hindistan'da kalmış bulunuyor. Şans bu ya küçük kız Hindistan'da gerçek anlamda bir iyilik timsali olan Bajrangi tarafından bulunuyor ve Bajrangi'nin onu evine götürme yolculuğu böylelikle başlamış oluyor. Filmde hem dini farklılıkları hem de ülkeler arası ilişkileri ele almışlar. Hindistan ve Pakistan gibi iki ülke düşünülünce ne denli zorluklar yaşanılacağı sanırım aklınızda şekillenecektir.

     Filmin konusunu yine okumadan izledim ve böyle bir konuya bağlandığı için oldukça şaşkınım. Gerçekten hiç beklemiyordum. Küçük kızın oyunculuğu beni büyüledi. Nasıl içten, nasıl duygu doluydu anlatamam. Film boyunca yanaklarını sıkmakla koşup sarılmak arasında gidip geldim diyebilirim. 

     Genel bir Hint filmi özelliği miydi, yoksa Salman Khan'a özgü bir durum muydu bilmiyorum fakat bu kadar derin bir konu ancak bu denli eğlenceli şekilde ele alınabilirdi. Bu da filmin en büyük artısıydı bana göre. Eğlenceli olduğu kadarda yer yer o denli drama bağladı ki bir dakikasında gülüyorsam diğer dakikasında ağlıyorken buldum kendimi.

       Gerek filmdeki müzikler, gerek karakterler, olaylar, durumlar, yerler hepsi o denli renkliydi ki. Bollywood bana her zaman sıradan olanı en değerli hazine haline getirir gibi gelir zaten. O denli özgün ve gerçekçi oluyorlar ki. İlişkileri ve söylemleri bana soyut bir hava katmıyor hiçbir zaman. Pavan bu yüzden ütobik bir iyilik timsali gibi gelmedi. Gerçekten bunu yapabilecek bir İNSAN olarak düşündüm en başından beri. Çünkü o samimiyeti ve inancı size aşıladı. 

         Filmde beni rahatsız eden hiçbir şey olmadı. Yalnızca olayları anlatırken bazı sahnelerde sinir katsayımın yükseldiğini söylemeden edemeyeceğim. On yaşında ki bir çocuktan nasıl zarar gelebilir ki? Ancak o denli güvensiz hale geldik ki sanırım bu sorumun cevabına bile binlerce ilginç ve acı dolu örnekler verebiliriz şu zamanlarda.

          Kesinlikle izlenmesi gereken filmlerde üst basamaklara koymanız gereken bir film bana göre. Özellikle canım yurdumun, insanlarımın şu an da böyle bir ruha ihtiyacı varken. Tam da bu yüzden:

    Hangi dilden, dinden, ırktan olursak olalım, hangi düşünceyi benimsersek benimseyelim, isteklerimiz olabildiğince uç noktalarda olursa olsun, her şeyden, hepsinden önce unutmamamız gereken şey insan olduğumuz. Aynı dünyaya gözlerimizi açıp, aynı havayı soluyor oluşumuz.

     Şu an o denli bir durumdayız ki hepimizin bir anne babası olduğunu unutuyor, geride hiç kimseyi, hiçbir şeyi bırakmayacakmışçasına kendimizi en derin çukurlara atıyoruz. Yaptıklarımızın sonucunu düşünmeden, fütursuzca, cehaletle.

    Halbuki kendimize inanmayı bıraktığımız o gün bulunduğumuz sularda çekilecek, en dibi, en karayı boylayacağız. Yapmayalım. Kendimize bu sonu yazmayalım. Bize en uzak olan insanın bile gözünde yaş var şu an. Farkına varalım!


"Bu sefer hissiyatlarımı bir kitabı anlatarak ele alıyorum. Bajrangi Bhaijaan oldukça somut şekillerde KÜÇÜK PRENSi aklıma getirmiş oldu. Koşuyoruz, nereye gittiğimizi bilmeden. Çünkü koşmamız söyleniyor. Hayatta kalmamız lazım ya. Kırılıyoruz, kırıyoruz bu uğurda. Ama en çok kırılmamak için kırmaya başlıyoruz. Ve böylelikle empati yapmayı unutuyoruz. Çünkü benliğimizden azar azar koparıyor,  onu yok ediyoruz. Sistematik hale gelerek yaşıyoruz böylece. Kalbimiz var ama artık attığını bile hissedemez oluyoruz. Küçük Prens haklı, dünya yaşanılacak bir yer değil artık. 8/10"


1 Ocak 2017 Pazar

THE PERKS OF BEING A WALLFLOWER, SAKSI OLMANIN FAYDALARI"

-29.12.2016 izleme tarihim.
-Yönetmen: Stephan Chbosky
-Emma Watson, Ezra Miller ve Logan Lerman başrolde.
-Imdb: 8.0
-2012, Amerika yapımı.
-Tür: Komedi-Dram

   Filme başladığım ilk an konusuna bakmadığım için basit bir gençlik filmi olacağı düşüncesindeydim. Hani eğlenceli ve gün geçirmelik film arayışına gireriz ya, aynı öylesi. Ancak itiraf etmeliyim ki beni bozguna uğrattı. Sanırım filmde amaçladıkları şeyde buydu. Bizi bambaşka bir beklenti ile karşılayıp inanılmaz bir yere bağlayarak dumura uğratmak. Tebrik ediyorum, başarıya ulaştılar. 💫

    Filmin temelini lise döneminde bir grup arkadaşın hayatla imtihanları oluşturuyor diyebilirim. Charlie liseye yeni başlayan biri ve geçen sene en yakın arkadaşı intihar ettiği için psikolojik olarak çökmüş bir durumda, dolayısıyla da arkadaş edinmekte son derece başarısız. Bunun yanındaysa ilk aşkı olan Sam bir dönem kötü bir şöhretle anılmış olup artık öyle biri olmasa da onun sanrılarını çeken bir kız. Bu yüzden kendini tam anlamıyla iyi bir şeye layık görmüyor. Sam'in üvey kardeşi Patrick filmin en renkli karakteri olarak görünse de eşcinsel bir karakteri ve onun yaşamış olduğu zorlukları yaşatıyor. Toplum tarafından kabul görmeyen ve bunun isyankarlığını dolaylı yollardan da olsa belli eden bir karakter. İşte bu üç gencimizin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alıp sonunda cinsel istismar gibi bir konuyla birleştirilmiş başarılı bir yapım.

   Logan'ın bir çok filmini izledim ve izlediklerim arasında oyunculuğunu en iyi bulduğum filmdi. Charlie hepimizin yaşamış olduğu bir takım korku ve düşünce ayrılıklarını bize o denli iyi aktardı ki. Emma inanılmaz bir oyuncu olduğunu bir kez daha göstermiş. Açıkçası büyülendim. O içine sıkışmış olduğu geçmişi ve ondan kurtulma mücadelesi bakışlarından bile anlaşılıyordu. Bu yüzden bakışları bile anlatmaya yetmişken oyunculuğuna söyleyecek başka sözüm yok. Ezra Miller, evet. İlk kez izledim. Ve sanırım filmin deviydi diyebilirim. Öncelikle bulunduğu karakteri o denli iyi taşıdı ki kendimi ona hayran olmaktan alıkoyamadım. Her zaman en çok gülenlerin en içli insanlar olduğunu düşünürüm. Ve bu karakter bunun en iyi örneğiydi.

    Tam anlamıyla oturtamadığım yerler olmadı mı, oldu. Film aslında arkadaşlık üzerine kurulu gibi görünse de altında cinsel istismar gibi derin bir konuyu barındırırken bunu vermekte biraz eksik kaldıklarını düşünüyorum. Evet belirli yerlerinde izleyiciye vermiş oldukları  mesajlar ile olayın buraya bağlanacağı açıklanabilir olsa da bu denli derin bir konunun üzerinde gerçek anlamda durulduğunu düşünmüyorum. Yani sonu açıkçası biraz oldu bittiye gelmiş.

       Ancak bütünüyle baktığımda başarılı bir film olduğunu iç rahatlığı ile söyleyebilirim. Ve işte benim bu filmden çıkarımlarında şöyle olacak: Hayatta iyi kötü birçok şey yaşıyoruz. Bazen yapmış olduğumuz seçimler bizi oldukça yanlış yollara götürebiliyor. Ama unutmayalım ki o yanlışı görmeden doğrunun ne olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden seçimlerimizden her ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyelim. Yol nereye çıkıyorsa çıksın. Ki çıkacaktır..

   Korkularımız var, bir de umutlarımız. Ve kabullenmek istemediklerimiz. Zor, çok zor belki. O kabullenme büyük bir ihtimal paramparça hale getirecektir bizi. Ama her ne olursa olsun yaşamamız lazım. Yara aldıktan sonra ayağa kalkıp o yaraları saracak bir şey bulmamız lazım. Çünkü önümüzde ki yol uzun. Ve zorlu.


"Hissiyatlarımın bir meyveye dönüşerek filmi aktarmasını sağlayacağım bir uygulama yapacağım şimdi. Benim için bu film bir NARdı. Neden mi? Dışarıdan bakıldığında kalın ve sapasağlam bir kabukla sarılıdır ancak içi binlerceye küçük parçadan oluşur. O kabuk bizim etrafımıza ördüğümüz duvarlarımız. Çoğu zaman kendimizi koruma sebebiyeti ile. Bazen soğuk bir kişiliğin arkasına saklanırız bazen de dünyada ki her şey bizi mutlu ediyormuş gibi sürekli gülümser ve polyanacılık oynarız. Ancak içimizde binlerce parçaya bölünmüşüzdür belkide. Bilemeyiz. Neler düşündüğümüzü, nasıl fırtınaların bizi sarmalamış olduğunu hiçbir zaman tahmin edemezler. İşte hayatın ta kendisi burada başlıyor. Ve tüm bunlara baktığımda benim filme vereceğim puan; 7/10 oluyor."